Martı Bokunu Sîneye Çekmek

Bir İstanbul sabahına uyanmanın en büyük derdini çekiyorlardı soğuk bir bahar gününde. Montları ellerindeydi ikisinin de. Ama şemsiyeleri yoktu. Zaten bahar mevsiminde İstanbul’da dışarı çıkmanın adab-ı muaşeretinde bir tek ufacık da olsa bir kıyafet yönetmeliği eksikti. Montunu alırsın, güneş çıkar, hava beklediğinden sıcak olur. Sonra bir yerlerden rüzgârlar esip esip soğuturlar o sabahı. Ama montunu giymeye üşenirsin, şehre meydan okursun kendince. Sonra sen daha tepenin ardındaki bulutu bile görmeden hızlı bir yağmurla suratına tükürür İstanbul. Sonra bir tek eksiğin olduğunu fark edersin bu şehirle başa çıkman için; şemsiye!

İşte o gün ihtiyacı olan asıl şemsiyeyi yolda gördüğü bir mağazadan, veya hiç değilse yağmur yağınca Taksim Meydanı’nda bölünerek çoğalan satıcılardan alamazdı. Zaten düz ovada yağmurdan kaçmak gibiydi bazı şeyleri söyleyememek ve hakikaten göte giren şemsiye açılmıyordu. Hiç açılmayacaktı belki. Birazcık önce, tam da arabadan indiklerinde başka bir gerçekle karşılaşmıştı zaten Yasin. O’na aldığı hediyeyi evde unutmuştu. O’na bunu açıklaması için önce hediye almış bulunduğunu açıklaması gerekebilirdi. Bunu düşünmeyi sonraya bıraktı kendince. Ve kendini İstanbul’un kıllı kollarına usulca bırakırken Esra’yı da kolundan çekiştirmeyi ihmal etmedi.

– Hakkım kalmadı sanırım artık.

– Yok, sorun değil. Bir jeton daha alırız.

– Seni de iyi sömürdüm bugün ama.

– Sevmeye başladın bence, bir jetondan bir şey olmaz.

– Çıktın ama, oraya basmayacaktın.

– Karşıma geç sen de bi’ gününü göstereyim en baştan.

– Ne diye bu kadar böbürlenirsin ki! Az önce üç kere yenmedim sanki seni…

Akşama kadar etraflarında bağırıp çağıran ergen veletlerin gürültüsünü umursamadan geçici çocukluklarının tadını çıkardılar. Uzun bir süre görüşemeyeceklerdi. En başta Esra’nın neden böyle bir buluşma konsepti seçtiğini anlayamamıştı Yasin. Ama artık biliyordu onun da geçici de olsa vedalaşmayı sevmediğini. Yine de vedalaşmak gerekiyordu. Esra akşam uçağa binip uzaklara uçacaktı, çok uzaklara. Gitmeden önce son bir kez, belki de gerçekten son bir kez her zaman gittikleri kafeye uğramalılardı.

Belki böylesi daha kolay olduğundandır, Esra sanki hüzünlü bir ortam yokmuş gibi havadan sudan bahsediyordu. Yasin ise diyecek bir şey bulamıyor, bulamadığı için de susup onu izliyordu. Bu arada Esra her zamanki gibi alakasız bir konuyu sosyolojik seviyeye çekmiş, anlatırken oldukça heyecanlanmıştı. Ne zaman -oldukça- heyecanlansa yanakları kızarırdı. Saçları bir o yana bir bu yana sallanırken sanki karşısındaki kişi masanın üzerinde duran ufacık bir Action Man figürüymüşçesine sabit bir noktaya bakardı. Yasin ilk tanıştıklarında “göğüs dekoltem de yok ki, nereye bakıyor bu kız” deyip, sonrasında “göğüs dekoltem olsa bakmazdı zaten ehi ehi” diye gülmüştü içinden. Esra sabit bir noktaya bakarken onun yüzündeki her ayrıntıyı incelemesi daha kolay oluyordu. Öteki şekilde “acaba anlar mı” diye her şeyi eline yüzüne bulaştırır, güzel bir günü bile piç ederdi Yasin. Böyle de ezik bir insandı. Ama hep içinden gelen bir ses “senden önce o biliyordu, ama çaktırma” diyordu.

Esra tam da o anda ördek gagalı platipusların yumurtalarından bahsediyordu. Beş dakika sonra Afrika’daki çocuklara getirdi lafı. Yasin artık dayanamayacaktı. Gözleri zaten hafiften dolmuşken -zira Esra’nın bakışları yatayla alfa açısı yaptığından bunu fark edemiyordu- Rumeli Hisarı’ndan aşağı soğuk bir rüzgâr iniverdi. Yasin’in sağ gözünün kenarından minicik bir damla süzülüyordu ki, tam sol el baş parmağının önüne sıçan sinsi bir martı dikkatini dağıttı. İkisi de hevesli bir şekilde gülmeye başladılar. Ama Esra görmemişti, kendi anlattığı şeye gülüyordu. Martı bokuna gülen sadece Yasin’di…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *