Referanduma Saatler Kala Ulusa Sesleniyorum

Sevgili arkadaşlar. Son aylarda geleceğimden ziyade günlük geçimsel dertlere yoğunlaştığımdan blog veya araştırma yazısı paylaşamadım. Bildiğiniz gibi yarın önemli bir gün. Sizi gerenlerden veya moralinizi bozanlardan ziyade beni dinlemenizi rica edeceğim. ABD seçiminde yanıldım. Brexit meselesinde yanıldım. Bunlar çok ucu ucuna sıkışmış, pek garantisi olmayan şeylerdi. Evet/Hayır meselesi böyle bir şey değil. Eğer bir yamuk yapılmazsa referandum sonucu ‘hayır’ çıkacak. Continue reading “Referanduma Saatler Kala Ulusa Sesleniyorum”

Vatandaşın Verdiği Mesaj

Hayattaki tek amacı ve görevi malum olanın ortaya konması ve hiçbir şey ifade etmek zorunda olmayan verilerden “başarı çıkartmak” olan sözümona uzmanlarla doluydu dün TV ekranları. Numunelik bir iki kadın bulunduranlar dışında her kanal bir erkek diyarıydı. Kıllı mıllı herifler hepimiz, hepiniz için konuştular, kazanan ve kaybeden belirlediler, ve gerçekte hiçbir analize girmeden kazananın ne kadar akıllı, kaybedenin ne kadar aptal, kazananın ne kadar doğru, kaybedenin ne kadar yanlış olduğundan bahsedip durdular. Bu tabii ki ülkedeki güç tapıcılığından kaynaklanıyor. Bu ülkede “şapkayı önüne koyup düşünmesi gereken” hep azınlıktaki, ya da azınlıkta kalan, veya çeşitli sayıların düşük olanına sahip olan, ya da öyle kalan oluyor. Peki, hırsızın hiç mi suçu yok? Continue reading “Vatandaşın Verdiği Mesaj”

İçimizdeki Kuzey Koreliler

Güneş sistemimizdeki en büyük gezegen olan Jüpiter çoğunlukla gaz halindeki elementlerden oluşmaktadır. Büyüklüğüne rağmen şaşırtıcı olan ise  günlerin kısalığıdır. Jüpiter koca poposunu kendi etrafında on saatten az bir sürede inanamayacaksınız ama tam 360 derece döndürebilmesi özelliğiyle, güneş sistemindeki en hızlı dönen gezegendir. Bu konu yeterince ilginç, ve buraya döneceğiz. Jüpiter’i bilim önemli ölçüde açıklayabiliyor, ancak ülkemizde bilimin açıklayamayacağı, Jüpiter’den bile hızlı dönenler var. Bunun için size biraz Kuzey Kore’den bahsedeceğim. Sonrasında seçimle ilgili yorumlar yapacağım. Evet, karışık gözükebilir, umarım hep beraber atlatırız bu yazıyı.

Continue reading “İçimizdeki Kuzey Koreliler”

Taş-Toprak Tapıcısı Milliyetçilikte Terör Örgütünün Bölücü Olması İhtiyacı

Dün neredeyse öğle vakti uyandıktan sonra pencereden baktım, tek tük bayrak asılmış. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra sosyal medyaya daldım. Hani arada insan kafasında senaryolar kurar ve o senaryolar gerçekleşmişçesine mutlu/mutsuz falan olur ya, aynen onu yaşadım. Kafamdaki senaryoda çırılçıplak balkona çıkıp “her şeyi bağlamından kopardınız ulan” diye defalarca bağırıyordum. Tabii ki senaryoyu hayata geçiremedim, ama içimi bir tatmin duygusu kapladı.

Sadece iki üç kelime farkla siz de bölücü olmak istemez miydiniz? Fotoğraf: kaynağını bilmiyorum.
Sadece iki üç kelime farkla siz de bölücü olmak istemez miydiniz?
Fotoğraf: kaynağını bilmiyorum.

 

Sosyal medyada bayrak ve siyah ekran paylaşmak suretiyle birçok gencin canını kurtardığımız başka bir gündeyiz. Slogan ise 20-25 yıldır hep aynı: vatan bölünmez, böldürmeyeceğiz, şehitler ölmez, vatan bölünmez, bölücü terör örgütü. İnsanların patır patır hayatlarını kaybettikleri şu günlerde, yani ortada “ölüm” gibi bir şey varken yine en büyük derdimiz “bölünmek”. PKK’dan bahsederken gündem ne olursa olsun “bölücü terör örgütü” diye bahsediliyor. PKK sınır dışına mı çekiliyor? “Bölücü terör örgütü PKK sınır dışına çekiliyor” haberleri basılıyor. PKK ile tamamen alakasız bir müzakerede mi bulunulmuş? “Bölücü terör örgütü PKK ile müzakerede bulunuldu” haberleri çıkıyor. Neden? Çünkü ülke olarak ruh hastasıyız.

PKK’nın bir terör örgütü olması yetmiyor. PKK’nın insan öldürmesi yeteri kadar kötü değil, çünkü devlet de öldürüyor. PKK’nın şiddet eylemi yapması yeteri kadar tehlikeli değil, çünkü ortalama ülkücü de haftalık, hadi iyimser olalım, aylık bazda kavgaya karışıyor. PKK’nın yaptığı, yapacağını iddia ettiği, yapabileceği hiçbir şey yeteri kadar kötü değil, çünkü bu ülkede bahşiş tartışmasından damatlar ölüyor. Bu ülkede “Yusuf Miroğlu mu, Polat Alemdar mı?” sorusunun sonucu kafadan “basit yaralama”. Merak etmeyin, tekrarı ve özel durumları dışında hapis yatan yok. Umarım elindeki taşı ilçesindeki HDP binasının camına fırlatmak ya da Kürt bir vatandaşa ait kitap dükkanını tutuşturmak üzere olan içi dışı çirkin adamların neden cümleye “bölücü…” diye girdiklerini anlatabilmişimdir.

mitt romney small face
Hayır, ağır konuşmuyorum.

Milliyetçilik, ne milliyetçiliği olursa olsun hastalıklı bir ideoloji. Tarihin gidişatına ciddi katkılarda bulunmuş, bundan yüz, iki yüz, iki yüz küsür yıl önce az çok işe de yaramış bir şey olması bu durumu değiştirmiyor. 2015 yılının sonlarına geliyoruz. Cadı olduğu iddia edilen kişilerin yakılması da bir şeylere yarıyordu. O zamanın insanları bir lanetten, bir büyücüden kurtulduklarını düşünüyorlardı ciddi ciddi. Bu zamanın insanları da can vererek çok daha önemli şeyleri koruyabileceklerini düşünüyorlar. Milliyetçilik, yani hiçbir efor sarf etmediğin, hiçbir katkı sağlamadığın bir genetik tesadüfle övünmek; ya da vatanseverlik, internet gibi nimetler sayesinde alternatiflerinden haberdar olduğun, bazı öğelerinden gerçekten yarar sağladığın, ama genel manada “azıcık insan olsak” çok daha güzel olabilecekken ısrarla bok gibi yapılmış, son tahlilde yararsız, hatta zararlı taşa toprağa tapmak… Ya da ülkede “vatana hizmet etmek” diye bir şey olması. Üzerinde yaşayan insan mutlu, huzurlu ve güvende değilse sadece taştan, topraktan ibaret olan bir kavrama hizmet etmekten bahsediyoruz.

Yirmi yaşındaki çocukları ellerine kına yakıp, otobüs terminallerinde havaya atıp, konvoylarla ve kornalarla evlerinden çıkararak insan öldürmeyi öğrendikleri, yerine göre güvende ya da huzurlu olmayabilecekleri, hatta bazen direkt tehlike altında oldukları bir yere yolluyoruz. Bu kadar önem verdiğimiz “büyük” bir şeyin neden çocuklarımızın canını feda etmeye hazır olmamızı gerektirdiğini düşünmüyoruz bile. Askere gitmeyene kız vermiyoruz. Yani insan öldürmeyi öğrenmeyene, ters bir yere düştüyse ölüm tehlikesi atlatmayana, bazen kolunu bacağını kaybetmeyene kız da, iş de vermiyoruz. Kolunu bacağını kaybeden olursa da bu sefer “senin kolun bacağın yok” deyip vermiyoruz. Okul bitirmiş, fiziken en güçlü çağlarını yaşayan, ekonomiye ve kişisel gelişimine ayırabileceği zamanın en değerli olduğu yılları yaşayan gençleri aylar boyu tımarhaneden farksız bir düzeneğe tıkıştırıp, öldükten sonra “vatan için öldü” diyoruz. Burada “için” ile “yüzünden” arasındaki farka dikkatinizi çekerim.

Tabii Ulusal Kanal’dakilerin “tüm bu sorunlar ABD, Rusya ve İran’ın ülkemize zarar vermek için ortaklaşa oynadıkları bir oyun aslında, tek çözüm ise Kuva-yi Milliye ruhu!” açıklamalarını da görmezden gelmeyelim. Türkiye tam bir “manyak mısınız lan, neden bahsediyorsunuz siz” ülkesi zaten. Kim bilir ne zaman hazırlanıp asfaltın içine yerleştirilmiş, düzeneği kurulmuş patlayıcılar, yıllar boyu örgütlenmiş eski ve yeni oluşumlar karşısında olayı “ruhu bile duymamış” bir istihbarat teşkilatı, yıllarını Melih Gökçek’e hakaret eden 16 yaşındaki çocukların evini onlarca polisle basmak gibi şeylerle harcamış bir güvenlik ve yargı sistemi, sonrası? Sonrası şu: “şehit oldular” ya da “vatan için öldüler”. Hayır, şehit olmadılar, katledildiler. Ölümsüz de değiller, ailelerine sorun. Vatan için değil, vatan yüzünden öldüler. Şans eseri pembe yanaklı İngiliz, ya da cebi dolu İsviçreli, ya da büyüdüğünde yara bandının renginin ırkçılık olup olmadığı gibi şeylerle ilgilenecek kadar tuzu kuru bir İsveçli olarak doğsalardı ölmeyeceklerdi. Bu şekilde ölmeyeceklerdi.

erdo

Şehit kavramına inanmasam da, verilen tepkinin duygusal kısmını anlayabiliyorum. Tepki ve tutum olarak “şehitler ölmez” doğal ve mantıklı olabilir. Takıldığım kısım “vatan bölünmez” kısmı. Yahu vatanı bölmek isteyen, bu kadar korkunç bir coğrafyanın ortasında, tüm avantajlarına rağmen halen yaşanılır olmayan bu topraklardan pay almak isteyen kaldı mı? Ne alaka yani? Hadi bir an bu “bölücülük” paranoyasını ciddiye alalım, bölündük diyelim. Aşağıda çiğ insan kalbi yiyen, kafa kesen barbar köpekler, yukarıda Hitler’in milyonlarca esmer kopyası. Yani “terör örgütü PKK”nın, bir de “bölücü” olması için sebep var mı? Devletçisinin de, PKK destekçisinin de, tarafsızının da, her ay en az onlarca insan siyasi çıkarlar ve mesajlar uğruna ölürken, devletin keskin nişancıları göz bile kırpmadan çocuk öldürürken, cesetler derin dondurucularda saklanırken, başka hiçbir şekilde ölmeyen askerler intihar ederlerken, sınırlarla, devlet kavramlarıyla, ayrışma veya birliktelik gibi çok daha kompleks kavramlarla uğraşmaya dermanı kaldı mı?

Şiddet olayları başladığından itibaren mecliste yer alıp da “onlara gününü göstereceğiz”, “misliyle intikam alacağız”, “devletin gücünü göstereceğiz”, “şöyle vuracağız, böyle vuracağız” diyen iki siyasi parti var. Milliyetçiler bu iki siyasi partiyi kurtarıcı, barışın tesisatının ve şiddetin sonunun tek teminatı olarak ilan ettiler bile.

Aynı süreçte şiddete karşı çıkan, barış yürüyüşleri, kampanyaları, çağrıları düzenleyen ve bunu açık açık ifade eden başka bir parti, faşizmi lanetleyen ve şiddetsizlik çağrısında bulunan başka bir “başka parti” var. Aynı milliyetçiler söylemi “barış”tan öteye gitmeyen bu insanları şiddetin ve savaşın tek sorumlusu ilan ettiler.

Haziran’dan beri ülkede sular durulmadı. Haziran’dan önce “HDP barajı geçerse çözüm süreci biter”, “HDP barajı geçerse terör eylemleri olur (meclise girme şansını elde etmiş parti neden terör eylemi düzenleyecekse)”, “HDP barajı geçerse ülkede şöyle sorunlar çıkar” diyenler belli. Sadece seçim öncesi dönemde HDP binalarına, üyelerine, hatta şu an olduğu gibi HDPli olabilir şüphesi uyandıran insanlara yüzden fazla saldırıda bulunanlar belli. Seçim sonuçlarını alınca “alın size çözüm süreci” muhabbeti yapan insanlar belli.

Sonuçlardan sonra ülkede (tamamen hükümet kurma yetkisi ve devlet idaresinin %40 almış bir parti tarafından gaspı sonucunda) çıkan sorunlarla ilgili “400 milletvekili alsaydık böyle olmazdı” diyen vekiller, bakanlar belli. Malum kişinin “400’ü verin, bu iş huzur içinde çözülsün” ifadesinden birkaç ay sonra “400 alan bir parti olsaydı bunlar olmazdı” demesini de birbirine bağlayamıyorsanız sizde biraz zeka kıtlığı olabilir.

Tiksiniyorum
Tiksiniyorum

 

Her şeyden önemlisi, asker olarak, asker mantığıyla yetişmiş, askerlikle yaşlanmış ve kardeşini askerlikle ilgili bir meselede kaybetmiş bir abi “barış” diyebiliyorken, milliyetçiler klavye başından “savaş” diyorlar. Evlatlarını kaybeden ailelerin çoğunluğu şu anki korkunç siyasi ortamda hapse atılmayı, zarar görmeyi, toplumca linç edilmeyi göze alarak “evladımın/kardeşimin katili bunlardır” diye isim isim sayıyor. Bu acılı insanları “karakteri bozuk” diye niteleyenlerin kim oldukları da belli. Yine de milliyetçilerin olayı bağladıkları yer, birer günah keçisi olarak ya CHP, ya HDP. Oysa sosyal medyada gördüğüm, PKK’yı açık açık desteklediğini bildiğim insanlar bile ölen askerler, polislerle ilgili sosyal mesaj paylaşmaya başladılar.

Yine de konu milliyetçilik olunca 15 yaşındaki çocuklar bile 90lar kronolojisiyle konuşmaya başlıyorlar. Şehitler maalesef ölüyorlar, ve onları geri getirmemizin yolu yok. Vatan da gerekirse bölünür, nedir yani, insanlar güvende ve huzurlu olsunlar yeter. Merak etmeyin, emperyal güçlerin sikindirik ülkemiz üzerinde emelleri falan yok. Çoğunluğu vatandaşımız olan Kürtlerin de her karışı kanla kaplı, yaşanması gittikçe daha da zor hale gelen korkunç toprağımızı parsellemekten çok daha önemli kaygıları, meseleleri olduğu ortada. Bu ülke insanı sadece huzur istiyor. Eğitimsiz ve nefret dolu kitleleri 22 yıl önce bir tanesini görüp 22 yıl boyunca sürecek bir dehşete düştüğümüz olayın onlarca kopyasını birkaç günde gerçekleştirmek üzere sokağa salmakla bir şey çözülmeyeceği de ortada.

Artık ezberlediğiniz şeylerin dışına çıkın. Aylardır “vuralım, kıralım” dışında bir şeyler söyleyebilen, üstüne hemen her hafta açıkça şiddetsizlik ve barış çağrısında bulunan tek partiyi şiddetin ve terörün tek sebebi olarak sunuyorsunuz. Havalar da sıcak, bunun tek açıklaması başınıza güneş geçmiş olması, derdim ama, Türkiye’deyiz.

Elinizi vicdanınıza koyun. Siz sağ olursanız vatan da sağ olur.

Cemaati “Kanıksayarak Reddetme”nin Kötü Niyetliliği

Son birkaç aydır en çok dikkatimi çeken söylemlerin formatı genelde “bak hükümet şunu yapmış diyorsun ama Cemaat de bunu yapmış” şeklinde. Bununla ilgili birkaç sıkıntılı mesele var. İkisini incelemeye zamanım ve takatim var. Birincisi, Cemaat’in yaptığıyla seçilmiş hükümetin yaptığı arasında dağlar kadar fark olması; ikincisi ise biraz da birinciye bağlı olarak, Cemaat’in eylemlerini eleştirirken, reddederken ya da karşı çıkarken sergilenen kanıksayıcı tavır. Continue reading “Cemaati “Kanıksayarak Reddetme”nin Kötü Niyetliliği”