İçimizdeki Kuzey Koreliler

Güneş sistemimizdeki en büyük gezegen olan Jüpiter çoğunlukla gaz halindeki elementlerden oluşmaktadır. Büyüklüğüne rağmen şaşırtıcı olan ise  günlerin kısalığıdır. Jüpiter koca poposunu kendi etrafında on saatten az bir sürede inanamayacaksınız ama tam 360 derece döndürebilmesi özelliğiyle, güneş sistemindeki en hızlı dönen gezegendir. Bu konu yeterince ilginç, ve buraya döneceğiz. Jüpiter’i bilim önemli ölçüde açıklayabiliyor, ancak ülkemizde bilimin açıklayamayacağı, Jüpiter’den bile hızlı dönenler var. Bunun için size biraz Kuzey Kore’den bahsedeceğim. Sonrasında seçimle ilgili yorumlar yapacağım. Evet, karışık gözükebilir, umarım hep beraber atlatırız bu yazıyı.

"Twitter'ı hükümeti zor durumda bırakmak isteyen Paralel Yapı bloklatmış olabilir" - Jupiter
“Twitter’ı hükümeti zor durumda bırakmak isteyen Paralel Yapı bloklatmış olabilir” – Jüpiter (Sayın Jüpiter seçim öncesi bloklanan Twitter’la ilgili bu yorumunu savunamayacağını anladıktan hemen sonra silmiştir, çünkü Jüpiter’e bu yakışır)

Suki Kim, Kore (sevimli olan Kore) asıllı Amerikalı bir yazar. Kuzey Kore’de tüm üniversitelerin kapatıldığı ve öğrencilerin çalışma kamplarına yollandığı bir dönemde, aynı dönem açık olan tek üniversiteye İngilizce öğretmeye gidiyor, ve çaktırmadan notlar alıyor. Kim’in gelen/giden mektupları tabii ki özenle okunuyor; yüzlerce öğrenci ve 30 öğretmen silahlarla korunan hapishane-vari bir binada “eğitim” almaya/vermeye çalışıyorlar. Suki Kim, tüm bu tecrübelerini “Without You, There Is No Us” adlı kitabında anlatmış. Merak etmeyin, birkaç ilginç örnek vereceğim. Hatta Kim’in kitabından uyarladığı bir yazısı da var, o yazı da burada. Kitabı bulamayan, alamayan, okumaya üşenen, konuyla hiç ilgilenmeyen birisiyseniz bile en azından yazıyı okumalısınız.

Kuzey Kore’ye ilgim 2000lerin başlarında (Güney) Kore sinemasına merak salmamı takip eden bir süreçle başladı. Hala meraklıyım işin bu kısmına. Bu süreçte “peki Kuzey’dekiler ne yapmışlar” diye merak ettim. İki ülkenin tarihi ve siyaseti konusunda ortalama düzeyde bilgiye sahiptim, ama gördüm ki o bilgi hiç de yeterli değilmiş. Kuzey Kore sineması doğal olarak inanılmaz derecede rejim baskısı altında, ve ülkede üretilen filmleri “bir dönemi(n zihniyetini) yansıtan” alışılmıştan farklı sanat eserleri dışında bir bakış açısıyla izlemek, izleyebilmek mümkün değil. Rezil şeyler zaten genellikle. Propaganda adına çekilen şeyler, ve çekilmelerine önem veriliyor. O kadar önem veriliyor ki, film uğruna yönetmenler, oyuncular “kaçırılıyor”. Güney Koreli yönetmen Shin Sang-ok ve yine Güney Koreli oyuncu Choi Eun-hee… Kim Jong-il de birçok filmin yönetmenliğini ve/veya yapımcılığını yapmış. Diktatörler her şeyden anlarlar ya, o hesap. Konuyu buraya sıkıştırmama adına, “adam kaçırma”nın yaygın bir yöntem olduğundan da bahsedeyim. Kuzey Kore’nin kabul ettiği yüzlerce kaçırma olayı var. Kabul ettiği dediğim, “evet, kaçırdık, bundan daha normal ne olabilir ki” şeklinde tepki verilen şeyler. Kaçırılanların önemli bir kısmı yabancı gençler ve çocuklar. Yabancı dil eğitimi versinler ya da daha sonra eğitilerek ajanlık yapsınlar diye kaçırılıyorlar. Yabancı dil eğitimi için çalışan, ama kaçırılmamış olan Suki Kim’e geri dönelim.

Öğretmen, öğrencilerin sorgulayıcı veya bilimsel hiçbir donanıma sahip olmadıklarını görüp onlara makale yazmayı öğretmeye karar veriyor. Deneme için yazdırdığı birkaç paragraflık şeylerin Kuzey Kore gazetelerindeki haber yazımındaki tarzdan farksız olduğunu gören öğretmen, giriş-gelişme-sonuç örgüsünü, iddiaların kanıtlanması gerektiğini, geleceğin bilim insanları olarak nasıl araştırma yapmaları ve nasıl araştırmalarını ifade etmeleri gerektiğini anlatıyor, sonra öğrenciler doğal olarak Büyük Lider‘in ne kadar mükemmel bir insan olduğuyla, -hiçbir şekilde kanıtlanmamış- başarıları ve meziyetleriyle ilgili övgü metinleriyle çıkıp geliyorlar. Öğretmen daha sonra öğrencilere bilgiye ulaşmanın önemiyle ilgili okumalar veriyor, bu okumaların öğrencilerin hiçbirini heyecanlandırmadığını görüyor. Sonrasını öğretmenin ağzından çevireyim:

Ertesi gün ofis saatimde bir sürü öğrenci kapımdaydı. Hepsi makale konularını değiştirmek istiyorlardı. Şüpheli şekilde, hepsinin seçtiği konu da Amerikan toplumunun kötülükleriyle bir şekilde alakalıydı (…) Bir öğrenci biyo-enerjinin zehirli olduğunu ve en büyük üreticisinin ABD olduğunu söyledi. Başka bir öğrenci boşanmayla ilgili yazmak istiyordu. Kuzey Kore’de hiç boşanma yoktu, ABD’de ise %50 boşanma vardı, ve boşanma suça ve ruh hastalıklarına yol açıyordu. “Peki burada insanlar bir süre evli kalıp mutsuz olduklarında ne yapıyorlar” diye sordum. Öğrenci bana boş boş baktı. Başka bir öğrenci McDonald’s’ın berbat bir yer olması hakkında yazmak istiyordu. Aynı öğrenci sonrasında bana “McDonald’s tam olarak hangi yemekleri yapıyordu” diye sordu (…) Farkındalıklarını genişletmek için yaptığım her şey geri tepiyordu. Yıllık kimchi (geleneksel bir Kore yemeği) yapımı geleneğiyle ilgili bir paragraf yazmalarını istediğimde, vaazcı ve tepeden bakan çıkışlarla dolu şeyler geldi elime. Öğrencilerin neredeyse yarısı kimchinin dünyanın en ünlü yemeği olduğunu ve diğer milletlerde özenti yarattığını iddia etmişti. Bir öğrenci ABD hükümetinin kimchiyi 1996 Atlanta Olimpiyatları’nın resmi yemeği ilan ettiğini yazdı.

Yukarıdaki kısmı kısa özette de bulabilirsiniz, bir sonraki kısmı bulamazsınız. Evet, yazı uzun oluyor, ama bu kitap önemli.  Başka bir sayfadan devam edelim.

Ders kitabının üçüncü hafta için teması “dürüstlük”tü, bu yüzden [tekrar] “Gerçek mi Yalan mı” oynatmaya karar verdik. Diğer şeyler dışında, bunun onların daha açık görüşlü davranmalarını teşvik edeceğini düşündük. Tahtaya kendinden dört yaş küçük bir adamla ilişki yaşayan bir kadına dair bir cümle yazdık. Tüm öğrenciler anında “yalan!” diye bağırdılar. “İmkansız” dediler, “kadınlar kendilerinden küçük erkeklerle çıkmazlar.” (…) Sonra Katie tahtaya “New York’u ziyaret etmeyi ve kayak yapmayı severim” yazdı. Bazı öğrenciler birbirlerine Korece “kayak yapmak ne” diye fısıldamaya başladılar. Katie onlara kimin kayak yapmanın ne olduğunu bildiğini ve Kuzey Korelilerin kayak yapıp yapmadıklarını sorduğunda çoğu kafasıyla onayladı. Katie kayak yapmanın ne olduğunu açıkladıktan sonra birkaç öğrenci “yalan!” diye bağırdı. Katie’nin kayması imkansız, dediler, çünkü New York’ta kar yağmaz. New York’un iklimi, ya da tam olarak nerede olduğu hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Tabii bu kadar yalan söylemeselerdi daha iyi olurdu.

(…) Sonra [başka bir meslektaştan bahsediyor] kafasını salladı ve şunları söyledi, “beni endişelendiren şey… onların kim olduklarını bilmiyorum.” Ben de aynı şekilde hissetmeye başlamıştım. Bir öğrenci bana açıkça ve hiç utanmadan soru cevap oyununda kopya çekerken yakalandıkları için yenildiklerini, daha iyi kopya çekmiş olmaları gerektiğini söylediğinde, belki yalan söylemenin kötü bir şey olduğunun onlara hiç öğretilmemiş olabileceğini düşündüm. Belki bununla ilgili sorun yaşamadıkları sürece bunun normal olduğunu düşünüyorlardı. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunun farkında olmamaları mümkün müydü? (…) Park Jun-ho, örneğin, bana bir öğrencinin yokluğuyla ilgili üzerinde çalışılmış karmaşık hikayeler anlatırdı. Ona göre Jun Su-young o kadar hastalanmıştı ki bir araba gelip onu Pyongyang’daki büyük hastaneye götürmüştü. Sonra kafasını umutsuz şekilde sallayıp elini göğsüne koyarak, “öğretmenim, bugün sınıfımız için kötü bir gün, umarım arkadaşımızın durumu iyidir.” Böyle anlarda duygularımı saklamaya çalışıyordum. Bu öğrenciler başka insanların ifadelerini okumakta o kadar ustaydılar ki, sanki bunun için eğitilmiş gibiydiler. Dalgalar değiştiğinde hissedebiliyorlardı, çünkü belki dalgalar sürekli değişiyordu ve kimse aklındakini söylemiyordu, ve ayakta kalmanın tek yolu bu akıl oyunlarında başkalarını yenmekti.

Beceriksiz yalanlar da çoktu. Dürüstlükle ilgili makale ödevi verdiğimde öğrencilerin dörtte biri ödevlerini yurtta unuttuklarını söylediler. Gidip alıp gelmelerini söylediğimde ödevlerini yapmamış olduklarını kabullenmeden önce şaşkınlıkla kalakaldılar bir süre. Bir öğrenci ödevini ayrı kağıda değil de defterine yazdığını söyledi. Bana göstermesini istediğimde o da kalakaldı, sonra yapmadığını kabul etti.

Kitaptan daha birçok alıntı yapabiliriz, ve çoğu yalanla, yalan söylemekle, güvenle, dürüstlükle, dış dünyaya bakış açısıyla alakalı olacak. Buraya birazdan kısaca geri döneceğim. Akademik ve profesyonel olarak ilgilendiğim birkaç ülke var. Bu ülkeleri ve siyaset ortamlarını, toplumsal yapılarını (bir ikisine gittim, diğerlerine gitmemiş olsam da) çok iyi bilirim yaptığım çalışmalar nedeniyle. Bu ülkelerden farklı olarak Kuzey Kore ise biraz arka planda kalmış bir “okuma zevki”, genel bir hobi belki. Tüm ömrünü keyfi işkence, çalışma kampı veya idam tehlikesi altında geçiren, canı istediğinde istediği televizyon kanalını bile izleyemeyen, kelimenin tam anlamıyla sürünen 25 milyon civarı insan. Belki the Interview filminde şakasının yapıldığı gibi bu insanların bazıları Kim Jong-un’un osurup sıçmadığına inanıyor da olabilir. Diyeceğim o ki, bu Jong-un adlı ibişin osurup sıçmadığı anlamına gelmiyor.

Siyasetle yakından alakalı bölümler okumuş insanlar Almanya, ABD, vs. gibi ülkelerin, Türkiye’nin içinde bulunduğu sıkıntıları çözmeye yönelik çabalarını baltaladıkları, engelledikleri ya da zorlaştırdıklarına dair şeyler yazacak kadar düşebiliyorlar. Gönül isterdi ki bu gibi insanlar biraz daha kaliteli, gerçek üniversitelere gidebilmiş olsunlar, Davutoğlu ve Laçiner kitaplarıyla kısıtlı kalmamış olsunlar. Herkesin böyle bir şansı olamıyor maalesef. Yine de kendilerinin kısmen ya da tamamen sorumlu oldukları ya da olmadıkları  üniversite meselesi karmaşık. Sonuçta kaliteli üniversitelere gidenler de saçmalayabiliyor. Anadolu’nun mütevazi bir köşesinde ismi pek kaliteyle anılmayan bir üniversiteye gidip de çok iyi işler yapan insanlar da görüyoruz. Demek ki iş biraz da insani kalite meselesi. İddiaya dönersek, Almanya, ABD gibi “güçler”, reaktif değil proaktif şekilde, Türkiye’ye zarar vermeye çalışıyorlar. Muazzam bir iddia.

Yani Almanya ve ABD gibi güçlerin bölgeyle ilgili çok önemli çıkarları var ve yol üstünde Türkiye’nin çıkarları biraz önemsiz değil. İddia ettikleri şey, “Türkiye’ye gıcık oluyorum yea” ya da “Türkiye bizi anında bitirecek seviyede güçlü, zengin ve önemli bir ülke oldu” sebeplerinden kaynaklanan bir kıskançlık. Durumun birincisi değil de ikincisi olduğuna dair hiçbir dayanakları, kanıtları yok. Sorumluluğun, bahsetmeye bayılınan “büyük devlet”in mantığı gereğince öncelikle 13 yıldır iktidarda olan ve bu “güçlerden” biz vatandaşlarını koruyamayacak acizlikteki partide ve saraydaki beyefendide değil de, iddia ettikleri şekliyle dışarıdan destek alan muhalefette olduğuna dair de herhangi bir kanıtları, dayanakları yok.

Bu insanlarla aynı kafaya sahip olanlar gazetelerinde, hatta devletin resmi ajansında aylar öncesinden FETÖ (Fethullahçı Terör Örgütü) yazmaya başlamış tipler, çünkü yukarısı böyle şeyleri sever, yukarısı güçlü ve güçlünün yanında olmak haklılığınızı olmasa da belli bir düzlemde varlığınızı pekiştirir. Oysa devlet, hükümet, hukuk ya da yandaş basın bile, The Cemaat’in evrensel tanım, ilke ve kabullere göre terör eylemi sayılabilecek bir tane eylemini, hatta böyle bir eylemin hazırlığını bile belgeleyememiştir. Belgelemesine de gerek yoktur. Bu ülkenin aklı başında, okuma-yazma bilen herhangi bir insanı, kirli bir örgüt olan the Cemaat’in suçlanabileceği onlarca şeyi, alakalı kanun ve maddelerle liste olarak çıkarabilir. Yine de minik minik bebelerin okuduğu okullara baskın yapmak, TEM ekipleriyle gazetecileri gözaltına almak çok daha mantıklı gözüküyor bunlara. Ortalık bu tür keyfi kabile devleti davranışlarını normal gören zararlı insan artıklarıyla dolu.

Kafadan atmak, senaryo yazmak kolaydır, özellikle kanıta ihtiyaç duymadığınız durumlarda. Yıllarca siyasi görüşleri nedeniyle en uçuk, yalan olduğu 500 metre öteden belli olan safsatalara bile kolayca inanıp canı pahasına takip edenler, çalışan yöntemin bu olduğunu gördüler, çünkü ülkede hukuk bırakmadılar. Gizli tanıklar, hiçbir şeyle suçlanmadan yıllarca içeride tutulanlar, defalarca beraat edip davası siyaseten gıcıklık uğruna tekrar tekrar açılanlar, dünyanın başka hiçbir yerinde olmayan suç tanımları, daha neler neler… Bu kafadan atanların birçoğu “ne güzel askeri vesayet bitti” diye uydurma davaları desteklerlerken, the Cemaat ile hükümetin papaz olmasıyla bir anda “milli orduya kumpas kuruldu” diye ötmeye başlayanların safına geçebilen iki yüzlü onursuzlar.

Aynı insanlar örneğin Kürtlerin kimliklerinin tanınmadığı korkunç ülkemize bir güneş gibi doğan Erdoğan’ın cesur bir şekilde “Kürt sorunu vardır” diyebilmiş, dik durmuş olmasıyla da övünüyorlar. Şu videonun kare kare çıktısını alıp nerelerine sokabilecekleri kararını onlara bırakıyorum:

Yani ben mi kötü niyetliyim, yoksa daha dün bir şey diyen, bugün o şeyin tam tersi başka bir şey diyen adama bayılıp, o adamı daha dün bir şey dedi diye övmek inanılmaz derecede kalitesiz bir ibişlik mi?

Aynı insanlar TRT ŞEŞ gibi bir kanalın varlığıyla da övünebiliyorlar. Yüce devletimiz lütfetmiş ve Kürtlere bu muhteşem kanalı bahşetmiş. Bu insanlardan biri, örneğin 2011’de yazdığı bir yazısında, konuştuğu  Kürt bir vatandaşın TRT ŞEŞ’in devlet ağzıyla yayınlanmasından ötürü aynı şeyleri Kürtçe söyleyen bir kanal olduğu eleştirisine yer verip, devletin çözüm süreci konusunda attığı adımlardaki samimiyetini sorgulamış, şu an övdüğü bu adımın aslında o kadar da muhteşem olmadığını, daha iyi olabileceğini belirtmişti. Ne oldu gülüm, yıl 2015 oldu ve örneğe ihtiyaç duydun diye eksik bulduğun şeyi mükemmel diye mi sunacaksın bize? Herkesi kendiniz ve etki alanınızdakiler gibi gerçek dünyadan kopuk mu sanıyorsunuz? Her şeyi, ve her şeyinizi takip ediyoruz. Yüzünüze vurmak için.

Aynı insanlara göre “biz” herkese hakaret etmekte serbestiz, dolayısıyla Erdoğan’ın kullandığı dil de bize müstahak. Oysa dünyanın medeni hiçbir ülkesinde olmayan “devlet büyüğüne hakaret”, “Cumhurbaşkanı’na hakaret” gibi suçlar babamın Doğu Afrika’da kurduğu Mustafaoğulları Beyliği adlı uydurma devlette var zaten. Bize her şey serbest değil. Ağzını açanın (ergenine, çocuğuna kadar) evi basılıyor, sözlü protesto edenin duruma göre 11 ya da 22 yılı yanıyor, gençlikler, yaşamlar harap ediliyor, telefonlar edilip insanlar işten attırılıyor. Bunlar tabii ki herkese olmuyor, ama bir kişiye olması bile normal olmayan bu şeyler, neredeyse kesintisiz, aşağı yukarı her güne birkaç örnek düşecek şekilde gerçekleşiyor. Bunlara itiraz edince de “algı yönetimi yapıyor” oluyoruz. Ulan ben sana var olanı söylüyorum. Aha bu örnek eski Adana il meclis üyesi. Haberin sonundaki ifade Türkiye özeti aslında: “Yalçınel’in ‘suça’ neden olan paylaşımı hakkında bilgi verilmedi.” Gözdağı verilecek bir şey olsaydı o bilgi verilirdi, “bunu bile yazamazsın, bak” örneği olsun diye.

Aynı insanlara göre ülkede kötü giden her şeyin tek bir sebebi olamaz. Muhalefetin hiç mi suçu yok? Ben ciddi ciddi konuşurken bunu bir kere söylemeye utanırım, söylersem de ancak dalga geçmek için söylerim. Bunu küçücük yazılarda tekrar tekrar soran pezevenkler var. Peki… Evine kadar gelinerek tereddütsüz vurulmuş Dilek Doğan’ın hesabını Galatasaray’ın forveti Umut Bulut’tan mı soralım? Keşke sorabilsek, şu aralar sevmiyorum çünkü. Ama sormak saçma olur ve bize de yakışmaz. Aynı şekilde muhalefeti sevmiyorsunuz diye istediğiniz her konuda sorumluluk yükleyemezsiniz. Ya da örneğin Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne 3, MİT’e 7 dakika uzaklıkta bir yerde yasal bir toplantı yapılıyor, bu toplantıdan haberdar olan güvenlik güçleri (Beyefendi’nin gittiği her yere 20 sokak ötesinden güvenlik setleri kuran güvenlik güçleri) arama bile yapmamış, iki tane bomba patlıyor, 100 küsür ölü, yüzlerce yaralı var. Aynı güvenlik güçleri, patlamadan hemen sonra insanlara gaz atmaya başlayıp ambulansların geçmesini engelliyor. Şimdi ben bunun hesabını ünlü aktris Olivia Munn’dan mı sorayım? Bundan bahsediyoruz, üstüne “ama bu algı yönetimi”, “polis bunu yaptı da neden yapmış olabilir bir sor”, “nefret saçıyorsunuz” diyorsunuz. Biz elimizde bunun böyle gerçekleştirdiğini ispat eden videolarla gidip Hayao Miyazaki’ye mi şerefsiz diyelim? Tabii ki size diyeceğiz.

“Bunda muhalefetin hiç mi suçu yok?” Velev ki var, ne olacak? Seni temsil eden görüş o veya bu şekilde 13 yıldır iktidardaysa, hadi muhalefet şekliyle ilgili yorumları bir kenara bırakalım, iktidarın sorumluluğunda olan şeylerle ilgili “peki muhalefetin hiç mi suçu yok” diyemezsin. Devletin vatandaşlara karşı ödevleri konusunda “peki muhalefet” dersen klasik tabirle söyleyeyim, “Allah çarpar”.

Ya da böyle bir durum şuna işaret eder: İRİ olan, DİRİ olan, BÜYÜK olan, DİK duran ve saplantılı bir şekilde her türlü üstünlüğü fallik sembollerle ifade ettiğinin bile farkında olmayan kesim bir konuda yanılıyor. Erdoğan veya AKP demek ki o kadar da İRİ, DİRİ, DİK değilmiş. Yani böyle Alman pornosu coşkusuyla tarif edilen kişi ve oluşumlar, bu kadar kolay mağdur olup kandırılabiliyorlarsa o tarif ettiğiniz seksist düzenin öteki tarafındalar.

Haftalardır hala aynı safsata. “Şu ve şu sorunlarınızın çözülmesini istiyorsanız AKP’ye oy verin”. Cidden, inanarak söylüyorlar bunu. Dalga geçmiyorlar. Ulan, 13 yıldır iktidarda Justin Bieber değil, siz varsınız. 13 yılda yapamadığınız şeyi 4 yılda nasıl yapacaksınız, M*l*h G*kç*k’e laf eden liselinin evinin 50-60 polisle basılabildiği ülkede bu sorunları kim çıkarttı?

Peki ya terör? Gezi’de çantasında gaz maskesi taşıyor diye yüzlerce insanı gözaltına aldınız. Oysa ideal bir vatandaş gaz atılacağını bildiği bir yere gitmemeli, seyahat özgürlüğünden fedakarlık etmeli, ya da gittiyse delikanlı gibi gazı ciğerine çekmeliydi, değil mi? Gaz maskesini, insanlar kafalarına nişan alınarak öldürülüyor ya da sakatlanıyor diye taşınan bareti (dikkat ettiyseniz bunların hiçbiri silah değil) çantasında gördüğünüz insanları gözaltına aldınız. Canlı bombaları isim isim bildiğinizi söylüyorsunuz, ki ortaya çıktı, biliyormuşsunuz da, aferin, hatta aylarca takip ettiğiniz canlı bombalardan bazıları eylem yaptı, insanlar öldü, tutturmuşsunuz da yani. Koskoca Başbakan ise çıkmış “eylem yapmadan tutuklayamayız, insanların hakları var” diyor. Bazı insanlar ise çıkmış, “peki muhalefetin terör konusunda hiç mi suçu yok?” Küfürlü konuşmaktan ya da yazmaktan çekinen bir insan değilim, ama sırf küfürlü yazmak için de yazmıyorum. Dolayısıyla uzun yazılarımda daha az küfür oluyor. Yine de yukarıda tarif ettiğim durumun başka bir ifade şeklini göremiyorum: Ebenin amında suçu var muhalefetin.

Aynı insanlar yolsuzluk iddialarının ve iktidar partisindeki yozlaşmanın çok kötü bir şey olduğundan da gayet eleştirel(!) bir dille bahsediyorlar, ve bunun için de muhalefeti adres gösteriyorlar. Güçlü muhalefet yapılamamış. İyi de kardeşim, bu, daha da güçlü bir muhalefet yapılmış olsa daha da korkunç bir tablonun ortaya koyulabileceği anlamına geliyor. Güçsüz muhalefet bu kadarını ortaya çıkarttıysa, güçlü muhalefetin siz destekçiler de dahil hepinizi hukuken elden geçirmesi mi gerekiyordu? Bunu yapacak aracı var mıydı? Ha şunu diyor da olabilirsin: muhalefet eksikliği nedeniyle yolsuzluk ve hırsızlık yaptı bizimkiler, etkili muhalefet yapsaydınız da hırsızlık ve yolsuzluk yapmasaydık. Bunun “kapına daha fazla kilit taksaydın da televizyonunu çalmasaydım” tarzı aşağılık, şerefsiz, yüzsüz bir hırsız yancısı şakasından ne farkı var?

Aynı insanlar her zaman, çoğunlukla seçim öncesinde olduğu gibi (seçim dışında kimse vatandaşı düşünmez çünkü) AKP’nin son 13 yılda Türkiye’ye getirdiği ekonomik ve demokratik kazanımlardan da bahsediyorlar. 2002-2007 arasındaki kazanım yadsınamaz. Bunda özellikle Ali Babacan’ın payı büyüktür, ancak program IMF’in programıdır. Ben yine büyük bir kıyak geçip bu aralığı da AKP’ye yazacağım. Son 13 yılın ortalamasını aldığımızda, büyüme, kişi başına düşen milli gelir, cari açık gibi konular açısından tüm cumhuriyet tarihinin (krizlerle ve sıkıntılarla dolu tarihinin) en kötü dönemini yaşıyor olduğumuzu söylemeyen kim varsa:

1) Cahildir.    2) Geri zekalıdır.    3) Kötü niyetlidir.

İstediğiniz sorudan başlayabilirdiniz ama tek soru var. Yıllar boyu yazdığım paragraflarca süren yazılarda Türkiye ekonomisini bir ekonomist olarak değerlendirdiğim için burada bu kısmı açmaya zahmet bile etmeyeceğim. Kıro sağcı islamcıdan bozma torpilli sahte profesör kitapları okumayı bırakıp azıcık işe yarar kitaplar okuyan bazı insanlar da öğrenmenin ve beyin hücrelerini çalıştırmanın ne kadar da hoş bir şey olduğunu anlayacak, burunlarının dibini görebileceklerdir.

Demokratik gelişme dediğiniz şeylerin çoğu da ya gelişme değil, ya sizden başka hiç kimseye hizmet etmiyor, ya hizmet ediyor ama size hizmet etmeseydi yapmazdınız, ya da sonradan çöpe attınız (ya da atmayı planlıyorsunuz). Ya da bunların birden fazlasının uygulanabildiği şeyler.

Örnekleri uzatmak mümkün, ama ne yazık ki bazı insanların dedikleri gibi biz, medya üzerinden algı yönetimi yapan insanlarız. Yapıyoruz, çünkü yapabiliyoruz. Bildiğiniz gibi anaakım medya kanalların çoğunluğu benim akrabalarıma ya da tanıdıklarıma ait. Hatta bunların şirketlerinin yine benim akraba ve tanıdıklarıma ait özellikle inşaat şirketleriyle bağlantıları var. Kamu ihalelerinin en önemlileri çoğunlukla bu şirketlere gidiyor da evimize bir sıcak çorba giriyor çok şükür. Bunun karşısında durup sürekli denetim, baskın, suç duyurusu, gözaltı, hapis gibi şeylerle karşılaşan kişi ve kurumlar ise hükümetimizi destekleyen kişi ve kurumlar. Tüm bunlara ek olarak, istediğimde telefon açıp gazetecileri işlerinden attırabiliyorum.

Bitti mi? Bitmedi. O kadar kötü bir insanım ki, elimdeki müthiş medya gücünü kullanmak suretiyle İngilizce cümle yazıyorum. İngilizce cümle yazmak iğrenç bir şey, çünkü insanlar Türkiye’yle ilgili bir şeyler öğrensin istiyorsak sadece iyi şeyleri İngilizce yazmalıyız, diğer şeyleri öğrenmek istiyorlarsa önce Türkçe öğrensinler. İnternetteki binlerce takipçisinin yaklaşık %30’u yurt dışında yaşayan bir insan olarak her şeyden bahsedebilirim, ama burada olan, gerçek olan, yoruma açık bile olmayan şeyleri ifade edemem, çünkü bu ülkemi gavurlara şikayet etmek olur. Umarım tam şu noktada neden Kuzey Kore’yle uzunca giriş yaptığımı anlamışsınızdır.

Kitapta bahsedilen çocuklar “Kayak nedir biliyor musunuz, Kuzey Kore’de kayak yapılıyor mu” sorusuna “evet” diyorlar. Hatta alıntılamadığım bir kısımda çocuğun biri “geçenlerde ben yapmıştım” diyor. Nerede yaptın sorusuna susup kalıyor. Oysa kayak nedir bilmiyorlar. Öğrendikten sonra da bir şey değişmiyor, çünkü hiç kayak yapmamışlar (sizin deyiminizle halka tepeden bakan elit bir CHPli olarak ben de yapmadım, rahat olun). Özetle, bizdekilerin kötü niyetlerinden, pislik olsun diye, veya çıkar uğruna yaptığı şeyi yapmamayı öğrenmemişler. Çocukluktan öyle yetiştirilmişler ve otomatikman, hiçbir problem yokmuşçasına yapıyorlar. Göz göre göre yalan söylüyor, yalanları ortaya çıktığında yapabiliyorlarsa konuyu çarpıtıyor, yapamıyorlarsa susup kalıyorlar. O gençler “sadece ülkeleri için en iyisini isteyen vatansever gençler”. Büyük ihtimalle onlar için de “devlette devamlılık esastır” ilkesi geçerli ki, zamanında Kim Jong-il’e nasıl taptılarsa, şu an Kim Jong-un’a da öyle tapıyorlar.

Bakın kimchi yedim, fena bir şey değil. Fermente edilmiş sebze (daha çok bir tür lahana/marul), çeşitli baharatlar, vs.den oluşan bir şey. Yani çok maliyetli lüks bir şey değil (yine üzdüm sizi). Ama güzel bir şey. Yine de sabah akşam yenecek bir şey değil. Kuzey Koreli gençlere göre kimchi dünyanın en güzel, en kaliteli yemeği, çünkü konuştukları kişi Kore asıllı olsa da Amerika’dan gelmiş, Kore asıllı olsa da Güney Kore asıllı, yani onlar için bir yabancı. Konuştukları kişi kimchi ile büyümüş olsa da propaganda kitaplarından zorla ezberletilen saçmalıkları “dünyanın en açık gerçeği” gibi sunmayı, kendi özgün fikirlerini ifade etmek ya da gerçek olup olmadığını test edebilecekleri bilgiler vermeye tercih ediyorlar. Büyük ihtimalle kendi fikirleri  de yok. Önlerine koyulanı yemişler. Yemek seçebilecekleri bile öğretilmemiş, öğretilemez de, ülke sürünüyor çünkü. Belki birisi çıkıp “yeter ulan, sabah akşam kimchi-pilav, bu da mide amına koyim” dese arkadaşları tarafından vatan haini ilan edilecek. İnsan, böyle yaşayabilir mi? Okumuş-etmiş AKP savunucularının çoğu bu durumda. Sürekli bir savaş psikolojisi, ve tarafsız da olsa (ki taraflı olsa ne olacak) ortaya çıkarılan her gerçek, ülkeyi düşmana şikayet etmek gibi algılanıyor. Bunu gerçekten böyle algılayan varsa delidir. Bunun gerçekte böyle olmadığını görebilecek zekaya sahipse insan, ama böyle olduğunu söylüyorsa net şerefsizdir.

Ülkede açıklanamayacak düzeyde bir insanlık problemi var. Bunu yıllar boyunca söylediğimiz her fırsatta “halkı aşağılıyorsunuz” dediler. En basit şeyleri bile tane tane anlatmaya çalıştığımızda “halka rağmen halk için yapılan politikalar, peh peh, kibre bak” dediler. Son 13 yılda, özellikle 2010 sonrasında o kadar geriye gittik ki, zaten hiç ulaşamadığımız “hayır, gerçekten dediğin gibi terörist bile olsa silahsız, seni kaçınılmaz şekilde öldüremeyecek bir insanı vuramazsın” noktasına gelemeyeceğiz, çünkü göz göre göre, yalan olduğunu bile bile, yalan olduğunu bildiğimizi bile bile yalan söyleyenler var, ve bunlar bize “kendilerini vurmuşlardır” tartıştırıyorlar.

Özellikle geçtiğimiz yıldan beri aklıma takılan bir fikir ise şu oldu. Yıllarca Türkiye İran ya da Malezya olur mu diye tartıştık, hayır, olmayacak. Türkiye Kuzey Kore olur mu diye tartışmak gerekiyor artık. Uç noktalarda kötü yapılan siyasetin, aynı siyasetin mizahından ayırt edilememeye başladığını gösteren birçok araştırma var. Sizce Türkiye’de “Zaytung değil!” tarzı haber başlıkları, ya da bu kategoriye giren ciddi haberler ne zaman başladı? Örneğin geçen gün boşandığı eşine zarar vermek için onun paylaştığı bir şeyi photoshoplayıp “Erdoğan’a hakaret etti” diye suç duyurusunda bulunan kadın. Kimse de “bu insanları kim bu hale getirdi” demesin, alnını karışlarım. Bunlar hep vardı, ama AKP muhbir kültürü, kutuplaştırıcı politikasıyla bunları cesaretlendirdi.

Ülkede tamamen keyfi sebeplerle TV kanalları çeşitli platformlardan çıkartılıyor, anaakım TV’ye gerçekten muhalif birilerini düzenli olarak çıkartıp halen bir iş sahibi olmak mümkün değil. Araba mı? Yarısından fazlası vergi, dünyanın en pahalı benzinini kullanıyoruz, kim alacak? İngilizce bir şey yazdığımızda ülkesini başkalarına şikayet eden hain ajanlar oluveriyoruz. Hükümeti eleştirmek, devlet adamını eleştirmek, bu ikisiyle alakalı herhangi bir şeyi eleştirmek pratikte yasaklandı. O kadar da değil diyebilecek bir dalyarak çıkarsa en son Ankara yayın  yasağı metinlerini suratına suratına vururum. Ülkeden çıkmak için ya zengin, ya şanslı, ya aşırı başarılı olmak lazım, ki bunlardan en az ikisi lazım. Dördüncü bir opsiyon olarak bir cenaha ruhunu satıp kariyer yapan bir yavşak olmayı deneyebilirsiniz. Deneyen birini tanımıyorum, ama iyi bir opsiyon olacak gibi gözüküyor. Aleviyseniz, Hıristiyansanız, Yahudiyseniz, Ateistseniz, kısacası Sünni-Müslüman dışında herhangi bir şeyseniz yandınız. Bunu tartışmayalım bile. Porno mu? Uğraşıp “doğaya aykırı seks” şekilleri listesi oluşturan mahkemelerimiz var. İnternet mi? Biliyorsunuz. Şimdi gidip popüler internet sitelerinde “Kuzey Kore’de yasak olan son derece normal şeyler” başlıklarını arayın.

Tüm bunlar ortadayken, ve Türkiye’nin insan hakları karnesi, özellikle son yılda işlediği savaş suçları nedeniyle diplerdeyken susun. Ha bu arada fiili topyekün savaş olmayan yerde de savaş suçu işlenebiliyor, bunu da hukuken tartışırım. Evet tartışırım.  Zamanında atılan her boktan adımın sonunda “şimdiye kadar iyiydi ama bu bardağı taşırdı, bu kadarı yapılmamalıydı” deyip, ertesi gün işine gücüne devam edip, daha sonra benzer şeyler olmaya devam ettiğinde, kendisi de “bu seferki şey çok rerörerö, ama yapılan onca iyi şeyi çöpe atmamalıyız” diyebilen haysiyetsiz, ibresiz, omurgasız pezevenkler ölen insanların halinden anlayamazlar.

Beyazlar siyahları anlayamazlar, ancak siyahmış gibi davranır ve bunu da siyahı başka bir manada ezmeye yol yapmak için kullanırlar. Söyleyecek manalı hiçbir şeyi olmayan sığ muhafazakar kırolar ifade özgürlüğünü, basın özgürlüğünü anlayamazlar. Yapacak güzel, yararlı hiçbir şeyi olmayan kral soytarıları, özgürlüğün tanımını bile öğrenemezler. Ömrü hakkı yenene “ama onlar da” demekle geçmiş güç sevicileri, devlet tapıcıları insan haklarından anlayamazlar. Lidersiz, hak değil talep edilen yavşak saygı olmadan, hiyerarşisiz, beklentisiz hiçbir hareketin içinde ya da yanında olmamış tosuncuklar, tabii ki geleceği için sokağa çıkanların arkasında büyük oyunlar, üst akıllar, art niyetler arayacaklar. Belki bazen bulacaklar da, ama buldukları hep onlardan birileri çıkacak. Atalarının eşek sikmekten kalan boş vakitlerinde kölelik ettikleri, korkunç şartlarda yaşadıkları, yüz yıl önce medeniyet manasında dünyaya maskara olmuş şekilde tarih sahnesinden silinen barbar bir şeriat devletine tapanlar, tabii ki bu coğrafyadan medeniyet çıkartabilmiş tek gücü anlayamayacaklar, hor görecekler. Daha da ötesi, eğer aynı şey geri gelirse herkesin, en çok da en fazla hizmette, biatta bulunan kendilerinin krallar gibi yaşayacaklarını düşünecekler. Neredeyse götüne başına kadar altın kaplamayla dolaşılan abartılı sarayları itibar olarak görenler, tabii ki kilometrelerce ötelerden başlayan güvenlik önlemleri ve yüzlerce koruması olmadan bir öğrenci evine menemen yemeye bile gidemeyecek tiplere tapmaya devam edecekler.

Satılmışlık illa ki para, makam, net çıkar karşılığında olmak zorunda değil. Satılmışlık bir zihniyet tipidir. Satılmış insan bunların sadece “ihtimalinin varlığını umarak” bile bir yerlere gelmeye çalışabilir.

İşte yukarıda bahsettiğim, Zaytung’da görsek şaşırmayacağımız, Kuzey Kore normali akıllara zarar iddialar, komplo teorileri, zekaya hakaret görüşler, böyle böyle yayılıyor. İnsanlar değişebilirler, belki sadece farklı düşünüyorlardır, olamaz mı? Olabilir. Belki bizim 7 Haziran’da verdiğimiz oylar dönüp dolaşıp sizin taptığınız koltuklarınıza girmiştir.

Sözü yeterince uzattık. Seçim dedik, mesajımızı da verelim. Aklı, mantığı, insanlığı yerinde olan bir insanın, illa ki dört parti arasında konuşacaksak HDP ya da CHP’ye oy vermekten başka şansı yok. Diğerlerine kalsa AKP kazanana kadar seçim yaptırmaya devam edecekler, inat böyle bir inat.

Çalışma arkadaşının etek boyuna laf edecek terbiyesizlikte dalyaraklar hak etmedikleri bir yerlere gelmesinler diye; sokakta barış içinde toplanabilelim, derdimizi dayak yemeden, gözümüz çıkmadan, ölmeden anlatabilelim diye; ortaokullu çocuğumuz başka hiçbir okul bırakmamaları sebebiyle zorunlu dini eğitim almasın diye; liseli çocuğumuz dünyanın en boktan ülkelerine yakışan rezil bir eğitim sistemiyle kafa pelteleştirmesin diye; üniversiteli evladımız yetersiz, torpilli fırça bıyık hocalarla, YÖK’ün akıllara zarar varlığıyla okumak zorunda kalmasın diye; asker çocuğumuz akla bile gelmeyecek binlerce sebeple ölmesin diye; işçi anne ve babalarımız iş cinayetlerine kurban gitmesinler ve biz onlara ağlarken tekme yeyip, üstüne dava edilmeyelim diye; ağzımızı açtığımız yerde şiddet mi görürüz, hapse mi atılırız tedirgin olmayalım diye; barzo, apaçi, şerefsiz muhafazakar kültür ülkeye zaten hakimken, bu barzolar, apaçiler ve barbarlar ayılığa teşvik edilmesinler, azıcık insan olmak üzere yontulsunlar diye; suç işleyen cezasını bulsun, suç işlemeyen sırf birilerinin onu veya görüşlerini sevmemesi sebebiyle suçlu muamelesi görmesin diye; Avrupalı’nın insan gibi yaşama hakkı var da, bizim yok mu ULAN diye, ben oyumu CHP’ye vereceğim.

Siz kime verirseniz verin, sorumlu yine sizsiniz.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *