Referanduma Saatler Kala Ulusa Sesleniyorum

Sevgili arkadaşlar. Son aylarda geleceğimden ziyade günlük geçimsel dertlere yoğunlaştığımdan blog veya araştırma yazısı paylaşamadım. Bildiğiniz gibi yarın önemli bir gün. Sizi gerenlerden veya moralinizi bozanlardan ziyade beni dinlemenizi rica edeceğim. ABD seçiminde yanıldım. Brexit meselesinde yanıldım. Bunlar çok ucu ucuna sıkışmış, pek garantisi olmayan şeylerdi. Evet/Hayır meselesi böyle bir şey değil. Eğer bir yamuk yapılmazsa referandum sonucu ‘hayır’ çıkacak.

Yok efendim hayırcılar/muhalifler sandığa gitmiyor, yok canım herkes ümitsiz ve bir şeyin değişmeyeceğine inanılıyor falan, bunlara takmayın. Bunların çoğu izansız muhaliflerin nasıl kullanacaklarını bilmedikleri bilgiyi kontrolsüz salmalarından, bir kısmı da yandaşların bizi germeye çalıştıklarından kaynaklanıyor. Bunlara prim vermeyin, paylaşmayın, desteklemeyin, gerçek bir sorunmuş gibi düşünmeyin ve ifade etmeyin.

Bir yamukluk olmayacaksa hayır çıkacak. Bundan emin olabilirsiniz. Yamukluk yapılmadığından emin olmak içinse sandıkların peşini bırakmıyoruz. Benim müşahit olma imkanım (fiziken) yok. Ama müşahit olabilenler olmak için ellerinden geleni yapsınlar. Sandıkları takip etme imkanım var, ben takip edeceğim. Siz de takip edin.

Şimdi gelelim bu “ümitsizlik ve sandığa gitmeyen muhalif :(” meselesine. Dün bir şey okudum Twitter’da. Tam kelimesi kelimesine hatırlamıyorum ama şunu söylüyordu genel olarak: “CB seçiminden önce Adil Gür manipülasyon amaçlı bir şey yayınlayıp %58 Erdoğan dedi, dolayısıyla 1.5 milyon seçmen ‘nasıl olsa kaybettik’ diye sandığa gitmedi, ve %51’le Erdoğan kazandı.”

Şimdi bir durup düşünün. Bunun hiçbir kaynağı yok. Sanırsın adam 1.5 milyon kişiyle teker teker konuşmuş, istisnasız hepsi “ya hacı, nasıl olsa kaybettik diye sandığa gitmemeye karar verdik” demiş. Bunların hepsi dezenformasyon arkadaşlar. Bilgisizlik değil, yanlış bilgi sahibi olmak (misinformation) değil, kasıtlı olarak yayılan gerilim bu. İyi niyetli insanlar da referanduma günler/saatler kalmışken her yarım saatte bir farklı bir “muhalif seçmen neden sandığa gitmeyecek”, “bu neden çok büyük bir orospu çocukluğu” ve “neden bu tür bir orospu çocuğu olmamalıyız” temalı yazıları belki yapılmak istenenin farkında bile olmadan paylaştı durdu ve aşırı moral bozdu. Moral bozacak bir mesele yok.

Türkiye’de seçmen katılımı (voter turnout diyor ecnebiler) dünyada demokratik seçim yapılan hemen her ülkeden daha yüksek. Öncelikle bunu bilip kabullenmemiz gerek. Yani seçmenimiz (görüşü ne olursa olsun) seçimlere ve referandumlara çok yüksek oranda katılıyor. Dolayısıyla kararsız/katılmayan seçmen etkisi zannedilenden veya iddia edilenden çok daha düşük.

Öte yandan, son genel seçimlere bakalım. 7 Haziran seçimlerinde her şey ucu ucunaydı, devlet geleneği ve yasa gereği -birinci parti hükümet kuramayınca- ikinci partiye verilmesi gereken yetki verilmedi. Sonra yeniden seçim yapıldı, sonuç çok farklıydı. Bir sürü araştırma şirketi, bir kısmı cidden bilimsel araştırmalar yaptı ve sonraki seçimde ‘daha önceki seçimde oy kullanmamışların’ sandığa gittiklerini ve AKP’yi öne çıkarttıklarını ifade etti. Şimdi eğer bu doğruysa -şahsen incelediğim verilere göre istatistiksel manada doğru gözüküyor- diyebiliriz ki sondan bir önceki seçimde ‘oy vermeye zahmet etmemiş kesimi’ genellikle AKP tayfası oluşturmuş, sonradan iş inada binince AKP önde çıkmış.

Bundan yıllar yıllar önce yapılan seçimlerde ümitsizlik ve boş vermişlik olabilirdi. Nitekim 2007 civarı biz sokaklara çıkıp o zamanların en mantıklı ve etkili hareketi olan Cumhuriyet Mitingleri’ne katıldığımızda millet bizimle dalga geçti. Ülkenin bir kısmı “nasıl olsa bir şey değişmeyecek” diye hiçbir şey yapmıyordu. Biz orada bin farklı arkaplandan insanla birlikte yer aldık, hatta o zamanların çok testisli partilerinin başkanları korumaya bile gerek duymadan aramızdan bize sarılarak geçip konuşma yapmaya gitti. O zamanlar şu an dibine kadar yaşadığımız problemin tehdidinin en yüksek olduğu zamanlardı ama, şu anki bilgiye ve tecrübeye sahip olmayan vatandaşların durumdan pek haberi yoktu. Bu mitinglere katılanlara faşist dediler, statükocu dediler. Muhalif takılanlar bile dediler bunu. Sonuçta ise boş vermiş, ümidini kaybetmiş birçok insan ortaya çıktı. Eğer açıp bakarsanız o zamanlardaki seçmen katılımı da şimdiye nazaran gayet düşüktü.

Şu an böyle bir şey çok mümkün değil. Neden? Çünkü bu ülkenin tarihinde -darbe dönemleri dahil- hiçbir zaman bu kadar açık ve net, bu kadar siyah ve beyaz seçenekler olmadı karşımızda. Standart bir seçim sürecinde en azından farklı ideolojik kesimler arasında risk paylaşılır. Yani atıyorum, AKPli bir insan için CHP seçilmesinin riskiyle, CHPli bir insan için AKP seçilmesinin riski aşağı yukarı aynıdır kafalarda. Gerçek durum değişebilir ama seçmenin fikri ve yaklaşımı her kesimde aşağı yukarı aynıdır. Bu böyle bir şey değil. Manken eskilerinin belirttiği gibi “offf, çok zor bir seçim, iki ucu boklu değnek” de değil.

Ülkede yapılmış çoğu seçime bakarsak, aslında iki ucu boklu değnek değil, beş ucu boklu pentagram görürüz. Bu referandumda ise, bok belirli bir tarafta, ve kabul edilmiş kanının aksine kahverengi tarafta değil. İki seçeneğimiz var:

Hayır: Yönetim sistemi / rejim aynı kalacak, ve bu sistem / rejim içindeki sorunları birlikte çözmek için bir fırsat daha elde edeceğiz.

Evet: Yönetim sistemi / rejim birçok manada neredeyse TAMAMEN değişecek, ve bu saatten sonra kim başa gelirse onun keyfine kalacağız.

Bu ikisi arasındaki seçim “iki ucu keskin bıçak” veya “iki ucu boklu değnek” değildir, olamaz. Böyle ifade eden de düz maldır, geri zekalıdır, veya manipülasyon peşindeki bir göttür. Yaptığımız seçim şuna benziyor:

A: evimizin sorunları var ama bu ev duracak, sonra eğer samimi şekilde istiyorsak ve imkanımız varsa sorunlarımızı çözeceğiz.

B: evi kafadan yıkıp yerine otopark yapacağız, çünkü birilerinin canı öyle istedi, o birilerinin gelecekte söz sahibi veya yaşıyor olacağı bile belli değil, ama sırf o birileri birkaç yıl keyif sürecek diye koca evi yıkıp, otopark yapıp, yersiz-yurtsuz kalacağız.

Şimdi bu iki seçenek nasıl ‘aynı riske sahip’ olabilir? Veya, bir insan bu iki seçenek arasında nasıl kararsız kalabilir. Hayıs vs. Evet meselesinde olduğu gibi, buradaki uçuk örnekte de B her zaman ‘geri dönülmesi çok zor / masraflı’ seçenek. Keyfimizden veya gıcıklık olsun diye hayır demiyoruz yani.

Parlamenter sistem içinde ülke olarak yaşadığımız sorunlar 80 küsür yıldır fark edilmemişti ve AKP fark etti diye bir olay da yok. AKP’nin ve savunucularının Evet oyu için sebep olarak gösterdikleri sorunlar zaten parlamenter sistemlerde -en azından demokrasi açısından- olmaması gereken şeyler.

Bunların örnekleri ayrı bir yazı konusu, ama tek bir örnek verip geçeyim. Örneğin “hızlı karar alacağız” diyorlar. Bunun ‘denetim mekanizmaları’ anlamı da var ama ‘meclis çalışmıyor’ anlamı da var. Ancak, meclisin çalışmamasının sebebi ortada parlamenter bir sistem olması değil. Seçim barajının yüksek olması, çoğunluğu ele geçirebilenlerin diğerlerini işlevsiz kılması gibi sebepler… Yani aslına bakarsanız, AKP ve destekçileri, kanun koyarak, destek vererek, savunarak bile, aslında iddia ettikleri problemi yaratan en önemli kesim haline gelmişler. Oysa bundan 15-20 yıl önce, ülkedeki tüm sorunlara rağmen mesela bir başbakan vardı, her şeyi o ve altındakiler belli prensiplere göre yönetirlerdi, ve ‘iki başlılık’ kimsenin derdi bile değildi, çünkü o zamanlar X diye bir tanrı belirlenip X’in geldiği her konum ülkedeki en yüksek, en yetkili, en önemli konum ilan edilmiyordu. Şu an ilan edilmişken, ortada halen var olma sebebini kimsenin açıklayamayacağı bir OHAL varken, yani halihazırda zaten bu herifler çıkıp “ülkedeki herkes pembe giyinecek bundan sonra” düzeyinde kanunlar veya KHKlar çıkartabiliyorken, HATTA, bu düzeyde insan üstü ve inanılmaz seviyedeki yetkiyi bile az buluyorlarken, bundan daha fazlasını bunlara nasıl vereceksiniz? Manyak mısınız siz?

15 yıl içinde, bölgede umut ışığı olan, tüm sorunlarına rağmen gelişebilecek, güzel, medeni ve tatlış olabilecek bir ülkeyi dünyanın en tehlikeli, en yatırım yapılmayası, en dışa bağımlı (ki o DIŞa da sabah akşam söverler bunlar şöyle gavur, şöyle göt, şöyle çekemiyorlar bizi diye), en taşak konusu ülkesi haline getirdiler. Yani ‘istikrar’ muhabbeti fıs. İstikrar kayıtsız ve şartsız, bu ülkenin vatandaşı ne çekerse çeksin, bu ülkenin çocukları ve torunları gelecekte ne yaşayacak olurlarsa olsunlar, “böyle gelmiş böyle gider” demek değildir. İstikrar (başarıda ve başarısızlıkta) bir trend, bir örüntü tutturmaktır. Bunlar o kadar beceriksizler ki, değil başarıda, başarısızlıkta bile bir örüntü tutturamadılar koskoca 15 yıldır + her geçen gün farklı bir sorun çıkartıyorlar, ki bu istikrar değil. Hadi istikrar olmuş olsa bile bu ‘iyi bir şey’ değil. İstikrar belli bir düzenin devam etmesidir. Bu düzenin iyi olmasına dair hiçbir tanım, öngörü, tahmin içermek durumunda değildir. Bu mantıkla dünyanın en manyak insanlarından olan Kim Jong Un’un Kuzey Kore’si dünyanın en istikrarlı ülkesi olabilir. Çünkü çalışma kampına yollanmadan, kurşuna dizilmeden, yedi sülaleniz asılmadan kafanızı bile çeviremeyeceğiniz ortamlar vardır.

Bu yüzden, şu istikrar meselesini bir kenara bırakalım. Sadece kendi hayatımıza dönüp bakalım. 15 yılın tamamını değerlendirmeye gerek yok. 5 yıl, 10 yıl önce bir kilo eti ne kadara alıyordunuz, şimdi ne kadara alıyorsunuz? 5 yıl, 10 yıl önce bir ay veya yılda ailenizle kaç kere dışarıda yemeğe çıkıyordunuz, şimdi kaç kere çıkıyorsunuz? 5 yıl, 10 yıl önce bir sonraki günle ilgili en ufak bir masrafı ne kadar ciddiye alıyordunuz, şimdi ne kadar ciddiye alıyorsunuz?

İş işten geçtiği için, artık bana “şunları aşağılıyorsun” tarzı dalyarak dalyarak şeyler söylenmesinin bir manası olmadığı için açık konuşacağım. İstisnası tabii ki vardır, ama ortalama vatandaş düzeyinde, şu an, şu sene, şu dakika 5 yıl veya 10 yıl öncesinden daha iyi durumda olduğunu söyleyen kişi yalancıdır. Zenginleri veya hiç geçim sıkıntısı çekmemiş olanları saymıyorum, zira onlar her sistemde ve ortamda dört ayak üstüne düşecek bir yol bulabiliyorlar imkanlarından dolayı. Yine de siz, 5 yıl veya 10 yıl önce ne kadar elektrik faturası ödüyordunuz ve şimdi ne kadar ödüyorsunuz ona bir bakın. “Ülkemiz çok güçlendi, herkese ayar veriyoruz, bizden korkuyorlar, bizi kıskanıyorlar” meselesi fıs. Sen doğalgaza, hadi çok eskiyi siktir et, geçen sene bu zamanlar ne kadar harcıyordun, ve şimdi ne kadar harcıyorsun? Şu anki durumu daha iyi bulan ya geri zekalıdır ve çok basit şeyleri bile algılayamayacak durumdadır, ya şerefsizdir ve yalan söylüyordur, ya da başka yerden çıkarı vardır. Bu durum bu kadar basit. Bunu evetçi vatandaşlar da bildiklerinden oturup bizimle iki dakika konuşmayacaklar. İlla ki ümit keseceğiniz bir şey arıyorsanız sizin ve çocuklarınızın geleceğini futbol taraftarı kafasıyla bu ülkeyi katletmiş bir kişiye emanet etmekte sorun bulmayan bu insanlardan ümit kesin.

Eğer ülkemizin ne kadar kötü bir duruma geldiğini ve bunların elinde daha ne kadar kötüye gidebileceğini anlamak istiyorsanız, Taksim’de simit çiğneyen clueless elemanın videosunu izleyin. O “paralel yapı yapmıştır” videosundan bahsediyorum. Ortalama insanın sağlıklı  bir kahvaltı yapacak parası / imkanı bile yok, karnını 1 (küsür) liraya aldığı simitle doyuruyor. Ülkeyle ilgili hiçbir problem görmediği gibi, sadece TV’de duyduğu ve hakkında hiçbir fikir / bilgi sahibi olmadığı odakları hal-i pürmelalinden sorumlu tutuyor 7/24.

Neyse, bu kadar “neden hayır demek gerek” muhabbeti çok fazla oldu. Zaten daha çok hayır diyenlerin okuyacağı bir şey bu (evet diyecekler muhtemelen ATV izleyip kendilerine dokunuyorlar şu an). Yıllarca, bir sefer değil, iki sefer değil, yıllarca ve her gün orospu çocuğu olduk. Terörist olduk. Vatan haini olduk. Gavur dediler, pislik dediler, en son ‘bok’ bile dediler. Her gün tehdit ediyorlar ve referanduma saatler kaldı. Sizin o tuzu kuru ve umursamaz olarak tarif etmeye bayıldığınız standart beyaz yakalılar, normal bir ülkenin evsizleri kadar imkana sahip olmayan Türkiyeli orta sınıflar veya genel olarak muhalifler dalyarağın biri manipülatif anket yalanı yaydı diye “peki o zaman, oy kullanmayayım bari :(” diyecek mi zannediyorsunuz?

Bu bir 15 Temmuz şehitleri meselesi değil, bu bir Gezi meselesi. Siz muhalifler “nasıl olsa reis ve devlet bizi korur” yanlış algısıyla boku bokuna ölüp gitmediniz. Sonra her şey kontrol altına alınmışken emre itaat eden itler gibi birilerinin direktifiyle sokağa çıkıp her gece medeniyetsiz götler gibi kafa sikmediniz. Sizin ve desteklediklerinizin karşısında devletin tüm imkanları, hukuksal problemlerine rağmen uygulanan her şey, ve doğup büyüdüğünüz ülkede yaşama hakkınızı bile tanımayan onlarca milyon insan vardı. Siz yine çıkıp o parka gittiniz. Siz reisinden izin almadan tuvalete bile gitmeyip altına sıçacak tiplerle aynı düzeyde insan değilsiniz. Siz DAHA İNSANSINIZ.

Dolayısıyla, artık saatler kalmışken, yok efendim muhalifler ümitsiz ve sandığa gitmeyecek gibi şeylere itibar etmeyin. Bu ülkenin her şeye, her türlü tehdide, baskıya, şiddete ve müdahaleye rağmen en cesur, en yürekli, en iyi kalpli, en insan, en medeni, en barışçıl kesimine artık hakaret etmeyin. Bizler -gördüğümüz örneklerdeki gibi- tutuklanma, linç edilme, öldürülme tehlikesine rağmen ülkesini koruyacak, çıkıp çat diye HAYIR basacak insanlarız. Bu kolay değil, anaakım ve kabul edilmiş ortamlarda popüler de değil, ama biz varız.

Ülkesini seven insanlar hayır diyor klişesine de kılım. Ben ülkemi sevmiyorum, çünkü bu ülke yıllar boyunca birçok manada benim için cehennem oldu. Hayır diyeceğim, çünkü ailemi, arkadaşlarımı seviyorum. Bu ülkeyi sevmese bile buradan başka bir yeri-yurdu olmayanların yaşama hakkına inanıyorum. Yani ülkenin, ülkedeki insanların iyiliğini istemek için ülkeyi sevmek bile gerekmiyor. Hayır demek bu kadar kolay. Kaldı ki üstünde yaşayan insan mutlu değilse, müreffeh değilse, hiçbir güvenliği veya geleceği yoksa, vatan veya ülke dediğin şey de hiçbir değeri olmayan bir toprak parçası oluyor. Biz hayır diyeceğiz, çünkü burası gerçek bir ülke, ve hepimizi kucaklayan gerçek bir vatan olsun istiyoruz. Hayır diyeceğiz, çünkü sevmeyenlerimiz bile sevmek için bir bahane arıyoruz. Burada doğduk, burada büyüdük ve son 15 yıldır 1 kez insan muamelesi görmedik. Olur da insan muamelesi görürsek onca yılın sitemine rağmen herkese sarılabilmek istiyoruz. ‘Evet’ oyu bu imkanımızı elimizden alacak.

Tekrar tekrar söylüyorum. Yok efendim sandığa şu kadar kişi gitmeyecekmiş, yok efendim bilmemkimin anketi moral bozmuş ve etkili olacakmış… Sikerler… Biz buna bakan insanlar değiliz. En azından ARTIK değiliz. Çok çektik, çok süründük, ve gidip basacağız oyumuzu. Birbirimizin moralini bozmak, bozacak şeyleri tartışılmaz gerçekler gibi paylaşmak yerine şu son saatlerde azıcık pozitif olalım.

İşte tam da bu nedenlerle, kimseye “yarın ne olursa olsun oyunuzu kullanın” demeyeceğim, çünkü biliyorum hemen herkes kullanacak. Biz onlar gibi yol arkadaşından 7/24 şüphe eden namussuzlar değiliz. Şu an öyle bir ortam var ki, AKPlilerin TV’ye çıkması bile yasak. Neden denirse, birinin saçma salak bir şey söyleyip ‘dava’ dedikleri şeye zarar verebileceğini düşünüyorlar. Bunlar kendi vekillerine bin türlü yasayı çiğnetip açık oy kullandıran tipler. Öyle bir ortam var ki, yıllardır tanıyıp birlikte çalıştıkları insanlara bile güvenmiyorlar. Hatta, öyle bir ortam var ki, yıllardır tanıyıp birlikte çalıştıkları insanlar da onlara güvenmiyorlar. Öyle bir ortam var ki, bir kişinin keyfi için yeri geldiğinde her kesim, her şahıs, her yaklaşım satılabilir ve harcanabilir. Tüm bunları yapıp vatandaştan kayıtsız şartsız, sınırsız güven ve yetki bekliyorlar. Biz buna, yarın hayır vermek suretiyle, izin vermeyeceğiz.

Sevgiler…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *