Cemaati “Kanıksayarak Reddetme”nin Kötü Niyetliliği

Son birkaç aydır en çok dikkatimi çeken söylemlerin formatı genelde “bak hükümet şunu yapmış diyorsun ama Cemaat de bunu yapmış” şeklinde. Bununla ilgili birkaç sıkıntılı mesele var. İkisini incelemeye zamanım ve takatim var. Birincisi, Cemaat’in yaptığıyla seçilmiş hükümetin yaptığı arasında dağlar kadar fark olması; ikincisi ise biraz da birinciye bağlı olarak, Cemaat’in eylemlerini eleştirirken, reddederken ya da karşı çıkarken sergilenen kanıksayıcı tavır.

Birincisi aslında çok basit. Ortada seçilmiş bir hükümet var, diğer tarafta teknik olarak “herhangi bir özel kişi, kurum ya da kuruluş” var. Cemaat’in büyüklüğü, etkisi, vs.si hukuksal veya vicdani manada belirleyici değil, olmamalı da zaten. Bu arada “cemaat” kelimesinin ilk harfini büyük olarak yazıyorum ki Fethullah Gülen tarafından yönlendirilen oluşumdan bahsettiğim anlaşılsın, yoksa aynı kelime ülkedeki birçok irili ufaklı yapılanmayı tarif etmek için kullanılabilir, karışmasın. Cemaat’in suç işlemesi benim suç işlemem, senin suç işlemen, A Kurumu’nun, X Şirketi’nin suç işlemesiyle eşdeğer teknik olarak. Hükümetin suç işlemesi çok ama çok farklı. Hükümet devleti yönetmek için vatandaş tarafından (kısıtlı imkan ve temsil ile olsa da) “seçilen” bir yapı. Yani devlet, özellikle yasama toplumu temsil ediyor teoride. Yürütme de bu temsilin yeterince haklı, hukuklu, sağlıklı gerçekleşmesi adına devleti yönetmekle yükümlü. Yani bir güç sağlanmış, o güç kötüye kullanılmış. Bu noktada herhangi bir kişi, kurum ya da oluşumun suç işlemesi 1 kötüyse,  hükümetin kendisine güvenilerek “bahşedilmiş” yetkiyle suç işlemesi 1,000,000 kadar kötü diyebiliriz.

Tabii ki hepimizin içinde yaşadığımız topluma karşı sorumluluğumuz var. Toplum yaşamını tamamen reddetmediğimiz sürece bu sorumluluklarımızı gerçeklemek durumundayız. Bunlar da temel insani, sosyal ve medeni haklar, özgürlüklerle çerçeveleniyor. Bu “temel” düzeyde sorumluluk hepimizde zaten var. Cemaat’in ya da herhangi başka bir kişi veya oluşumun bu “temel” düzeyde sorumluluk dışında resmi, net belirlenmiş bir zorunluluğu, sorumluluğu yok. Yani sokaktaki herhangi bir Ahmet Amca’nın, Ayşe Teyze’nin, Özkardeşler Ltd. Şti.’nin ya da Balıkesirliler Derneği’nin bize, topluma, yani vatandaşa karşı sorumluluğu ne kadarsa, Cemaat’in sorumluluğu da o kadar. Öte tarafta kendini “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” olarak tanımlamış, ve vatandaş tarafından yetki atanarak, seçilerek devleti temsil edecek hükümet tarafından yönetilen bir oluşum var. Şimdi gözünüzü seveyim, bu ikisi aynı mı? Bu ikisinin işlediği “aynı” hipotetik suçu aynı şekilde, aynı ilkelerle, değerlerle ve kriterlerle mi değerlendireceğiz?

Bu noktada ceza hukukunu azıcık açmamız gerek. Bu konuda bilgisine güvenenler veya zamanı olmayanlar bir sonraki paragrafa geçebilirler. Ceza hukuku temel insani hak ve özgürlüklere karşı yapılan hareketlerin ve hareketi yapanların “ıslah edilmesi”ni gözetir. Bu yüzden herhangi bir özel hukuk davasındaki gibi “davacı” ve “davalı” konsepti yoktur. Şikayetçi olan kişiye “müşteki” denir. Ceza hukukunun kapsamında incelenebilecek “eylem”, topluma karşı yapılmıştır ve temel insani hak ve özgürlüklere zarar verici niteliktedir. Bu yüzden davayı açan taraf devlettir, ve toplumu “spesifik” vatandaşın “genel” vatandaşa yönelmiş haksız eyleminden korur. Yani konu ne olursa olsun, bir ceza davasında şikayetçi olunan taraf, hesabını tüm yargı sistemine, dolayısıyla topluma verir, şikayetçi olan tarafa değil. Islah kelimesine dikkatini çekerim. Burada (modern manada ceza hukukunda) amaç müntekim olmak değildir. Suç, ceza, suç, ceza gibi düz mantık olmamalıdır teoride. Hukukun bu yönü ve şekli, suç işlemiş bireyin veya kurumun “dişe diş, göze göz” mantığıyla cezalandırılmasını değil, cezalandırılacak konumdan uzaklaştırılmasını gözetir. Yoksa kol kesen bir adamın kolunu kesmek çok kolaydır ama hiçbir şeyi çözmez. Devletin ve hukukun görevi o adamı kol kesen adam konumundan, normal vatandaş konumuna taşımak, onu topluma kazandırmaktır. Bu yüzden ceza hukuku mantığıyla devletin pozitif görevi suçun işlenmesini önleyecek önlemler almak, suçu engellemektir; negatif görevi ise yine temelde pozitif görevini icra etmesine yardımcı olacak şekilde suçu soruşturmak, sorumlulardan hesap sormak, özel veya genel manada normal, ortalama hayata dönüşle ilgili adımları atmaktır.

17 Aralık’tan beri yolsuzlukla ya da paralel devlet iddiasıyla yüzleşmek için yapılan şeylere bakalım:

  • Meydanlarda insanlara hakaret etmek.
  • Neoliberal görüş iddialarına rağmen bazı bankalardan para, bazı okullardan öğrencilerin çekilmesini dayatmaya çalışmak.
  • Boykot çağrıları.
  • Daha çok hakaret, daha çok “siyasetçiye yakışmayacak, hukuksal ve bilimsel temeli olmayan” iddialar.
  • Özel teşebbüs olan dershanelerin hiçbir mantıksal veya hukuksal sebebe dayandırılmadan kapatılması.
  • Gerçekliği su götürmez noktada olan kayıtlara montaj denilmesi ve topun hep “özel hayatın gizliliği” gibi, aslında AKP’nin değer skalasında pek yer almayan bir köşeye savrulması.
  • Görev yeri hiçbir idari veya adli sebep gösterilmeden değiştirilen yüzlerce polis, savcı, vs.
  • Mahkeme kararlarını uygulamayan devlet memurları ve bu memurlarla ilgili hiçbir şey yapılmaması. Yani pratikte ülkede başımıza her şeyin gelebilecek olmasının ve fail hükümet çıkarına çalışan devlet memuruysa buna karşı hiçbir şey yapılamayacağının tescillenmesi.
  • Yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrımının yok olması, her şeyin artık tek bir kişinin (kim olduğunu biliyoruz) keyfine bağlı olması.

Bu süreçte yapılmayanlar:

  • Devleti paylaşmaya çalışan bir yapının varlığı artık hemen hemen herkesçe kabul ediliyorken, sorumluların cidden araştırılması.
  • İdari veya adli bir soruşturma açılması.
  • Hukuk sistemi altında sorumlu olduğu iddia edilen kişilerle ilgili resmi suçlamalarda bulunulması.
  • Yolsuzluk iddialarıyla ilgili soruşturmaların devam edebilmesi.
  • Suçlanan tarafın aleyhine her gün onlarca dosya, kayıt, delil ortaya çıkarken o tarafın en ufak bir karşı delil gösterebilmesi.
  • İddia edilen herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir, iri olsun, ufak olsun delil, belge, kanıt göstermek.

Listeleri çok çok uzatabiliriz, yerimiz de dar değil ama siz mesajı aldınız. Ütopik, felsefi ama uyduruk-rakamsal karşılaştırmamıza geri dönelim. Herhangi bir kişi veya kurumun “aynı hipotetik suçu” işlemesi 1 kötüyse, hükümetin işlemesi 1,000,000 kötüdür demiştik. Özellikle toplumu bu kadar ilgilendiren konularda işlenmiş herhangi bir suçta, ilk sorumluluk zaten devletindir. Yani herhangi bir kişi bir suç işlediyse ve 1 suçluysa, bu suçu engelleyemeyen, vatandaşını koruyamayan devlet de 1,000 suçludur. Suç bir kez işlendiğinde en temel görevini gerçekleyip soruşturma yapmayan, suçun karşılığı olan müeyyideleri uygulamayı aklından bile geçirmeyen devlet 1,000,000,000 suçludur. Biz “devletleşmiş AKP” silüetindeki devlete sadece kendi eliyle suç işlendiği ve bununla ilgili hiçbir şey yapılamadığı için kızgın değiliz; ek olarak, başkasının eliyle devlete ve topluma karşı işlenmiş suçları soruşturmaya zahmet bile etmeyip, bizi Cemaat’ten “halen daha” koruyamadığı için de kızgınız. Paralel devlet varmış. Eyvallah, bunu vatandaş olarak ben de söyleyebilirim, ki büyük ihtimalle var gibi gözüküyor. Ama kanıtını ortaya koyacak, soruşturacak, yargılayacak olan babam değil sanırım. Bir hükümetin en yüksek temsilcisinin meydanlarda ergen gibi bağırmakla kalmasını izlemek gerçekten çok acı. Açılan dava sayısı, soruşturma sayısı, dolayısıyla yargılanan insan sayısı: 0. Peki ne yapıyorsunuz? “Paralel yapılanmayla mücadele ediyoruz.” Bunu nasıl yapıyorsunuz? “Twitter’dan ayetli paylaşımla laf sokuyoruz, meydanlarda hakaret ediyoruz.” İşte bunlar bu kadar küçük, daha da küçülebilecek insanlar. Bırakalım küçülsünler bakalım. Cemaat’in işlediği suç da araştırılsın. Sen AKP’yle ilgili her şeye “bak ama Cemaat de şunu yapıyor” diyorsun, ama ben açılmış bir dava falan göremiyorum. Madem onu yapıyor, soruşturulması, yargılaması için uğraş. Cemaat’in onu yapmış olmasının sorumlusu ben miyim, yoksa engelleyemeyen, bir daha yapılacak olmasının önüne geçmek için hiçbir adım atmayan devlet mi? Yani karşılıklı suç işlenmiş dediğin şeyde, karşılıklı olan kısımda da her şekilde devlet suçlu. Cemaat suç işlediyse de devlet suçlu, hükümet suç işlediyse de zaten suçlu. Cemaat’le hükümet arasındaki son operasyona kadar süren kirli ilişkilere hiç girmeyeceğim, ama şunu söyleyeceğim: başımıza salan sizsiniz, gerçekten sorgulamak, yargılamak için hiçbir somut adım atmayan sizsiniz, iğrenç muhabbetinizi çeken biziz.

İkinci büyük mesele Cemaat’i eleştirmek. Anladığım kadarıyla ne kadar bağırılırsa o kadar haklı çıkılacağı düşünülüyor. Bu yüzden (çoğumuz işin Cemaat’in başının altından çıktığından hemen hemen emin olsak da) delilsiz ve ispatsız olabildiğince ağır ithamlarda bulunuluyor. Yoksa ben de çıkıp bu ülkenin siyaset adamlarının söyledikleri şeyleri söyleyebilirim, ben de aynı şeyleri iddia edebilirim. Ortada net soruşturma, dava, kanıt olmadığı sürece mücadele edilmiş de olmuyor, bir şey ifade edilmiş de olmuyor. Bahsettiğim birinci meselede suçun kayda değerliği manasında Cemaat’le hükümetin bir tutulması, ikisinin aynı kriterlerle değerlendirilmesi de alttan alta aslında iddia edilen böyle bir paralel yapılanmanın kabullenildiğini, kanıksandığını gösteriyor. Yani devlet bir tarafta, devlet olmayan başka bir oluşum bir tarafta, eleştirirken veya saldırırken aynı kriterleri kullanıyoruz, demek ki o “aslında devlet olmayan” yapının devletle eş değer faaliyette bulunmasının normalliğini kabulleniyoruz. O yapının oraya nasıl geldiği de hepimizin malumu, kendisine böyle bir şey malum olmayan insanların da uzayda falan yaşadıklarını tahayyül ediyorum sadece.

Tüm bu noktaları birleştirirsek, Cemaat’i devletle, işlediği suçu devletin hükümet eliyle işlediği suçla, yaptığı şeyi devletin hükümet eliyle yaptığıyla bir tutarak şunu demiş oluyoruz: “Cemaat paralel devlet. Paralel devlet olması çok normal, ama normal olmayan şey bu şekilde çalışması.” Bu dolaylı olarak şu manaya da geliyor: “benim istediğim şekilde çalışsaydı, benim desteklediğim güce hizmet etmeye devam etseydi, varlığıyla ve faaliyetleriyle ilgili problemim olmazdı.” Nitekim iddialara ve birçok mantıklı çıkarıma, gözleme göre geçen seneye kadar bu şekilde çalıştı, bu kişilerin destekledikleri güce hizmet etti. Bu yüzden o ana kadar o kanattan kimsenin böyle bir yapıyla problemi yoktu.

Sonuç olarak, sanırım şöyle bir düzen tarif (tahmin?) edebiliriz… Cemaat, AKP’den çok daha eski, çok daha oturmuş, çok daha profesyonelleşmiş ve gerçekten de her yere çok daha sızmış bir kurumdu. Özellikle emniyet ve yargı sistemi içindeki kadrolaşmada yeniden insan yetiştirmek yerine, Cemaat’in yetişmiş, çoğu eğitimli insanlarını tercih ettiler. Bu noktada AKP ile Cemaat’in farklı olduğuna da değinmemiz gerekiyor. İkisinin yaptığı da genelde ya haksız, ya kanunsuz; ama şimdiye kadarki gözlemlerim şunu söylüyor: AKP daha çok kalifiye olmayan insanları kalifiye olmaları gereken pozisyonlara haksız bir şekilde sokmayı, Cemaat ise liseden, bazen ortaokuldan itibaren kalifiye olabilecek insanları yanına çekip, bir yerlere geldiklerinde kullanmayı tercih ediyor gibi gözüküyor. Neyse, geçelim. Bu geçen on – on iki yılda AKP kendi kadrolarını geliştirdiğini, yeterince tecrübe kazandırdığını düşündü. Artık haksızlığın “Allah’ını” görse bir şey yapamayacak duruma geldi insanlar, ve kitlesi de eğitimsizdi, problem yoktu. Yani yeterince gelişmemiş kadroların bile “AKP çıkarına” iş yapabilecekleri bir ortam oluşmuştu. Bundan sonrası benim yorumum olacak.

Son birkaç yıldır iyice devletleşmiş olan hükümet, ara ara “bak istesem dershaneleri kapatırım ama kapatmıyorum” pozu çekiyordu, kendi eliyle daha derinlere inmiş Cemaat’e biraz gözdağı verebilmek, patronun kim olduğunu gösterebilmek, hem de ilişkileri aynı çizgide sürdürebilmek için. Gezi olayları sırasında da Cemaat genel olarak (İhsan Dağı gibi birkaç numunelik kalem dışında) hükümetin tarafında yer aldı. Bundan bağımsız olarak, Gezi’ye karşı atılan her adım bir şeyleri çözmekten ziyade, hükümetin güç gösterisi yapması, gözdağı vermesi, her şeyi şova dönüştürmesi şeklinde geçti. Kendi oluşturduğu kadrolara da güvenen hükümet, arkasındaki “çoğu olan biteni sorgulamayan” kitlenin oy gücüne, aynı kitlenin güce tapan, güçlünün yanında duran yapısına da arkasını yaslayarak, bu ülkedeki kayıtsız şartsız en büyük güç olduğunu ispat kaygısına girişti. Gezi’nin özellikle polis şiddeti ve baskıcı politikalar nedeniyle gerektiği kadar etkili olmadığına, ya da şu an olan bitenin salt Cemaat’in “iyi niyetle” olan biteni ispat çabasına girişmesiyle gerçekleştiğine inanmıyorum. Cemaat kendini kurtarmak için böyle bir olaya girişmeseydi, evet, biz olan bitenin çoğunu halen öğrenememiş olacaktık. Ama Gezi’ye verilen aşırı sert tepkinin getirdiği ego ve güç gösterisi sevdası olmasaydı, hükümet Cemaat’in varlığını sorgulayan ve karşı çıkan adımlar atmayacaktı.

Aylar önce Twitter’da bir yorum okumuş ve çok beğenmiştim. Tam olarak hatırlamıyorum ama şöyle bir şeydi: “AKP ve Cemaat ayrışırsa, AKP’de 2x’in integralini alacak adam kalmaz.” Şu an geldiğimiz noktada bu cümleye hak vermemek mümkün değil. Ne yargı ve emniyet kadrolarında demokrat ya da kalifiye birileri kaldı, ne de hükümetin direkt içinde 2x’in integralini alabilecek birileri kaldı. Bu kişiler varsalar da bu aşırı, bu korkunç düzeydeki baskı ortamında işlerini yapabilecek durumda değiller. Dikkat ederseniz şu an hükümetin yanında Yiğit Bulut gibi, Fatih Tezcan gibi, Meryem Gayberi gibi insanlar kaldı. Bunlardan biri veya birkaçı benim ürettiğim politikanın yarısını destekleseydi, kafama sıkardım. Ama toplumun önemli bir kısmı güçlünün yanında olmaya bayıldığından, “o kitle”ye böyle insanlar hitap ediyor. Bir ekonomi zirvesinde Ali Babacan gibi bir adamın, belki de o cenahın içindeki en kalifiye insanın bir uyarısının “Yiğit öyle demiyor” diye karşılanmasından da, ilginç bir şekilde bu tip insanların ciddiye alındığını anlıyoruz. Yani salt politik veya stratejik seçim gibi gözükmüyor. Güç kaygısı o kadar gözlerini boyamış ki, bunların eğitimli kesimde veya uzun vadede herkeste kredibilite problemi yaratacağını bile göremiyorlar.

Seçimle ilgili bir tahminde bulunmak istemiyorum. Arada Twitter’dan bulunuyorum zaten, okuyan okuyordur. Yarından itibaren seçim yasakları da başlıyor. Oyunuzu düşünüp, tartıp verin, ama ideolojik kaygıyla değil, “büyük problem”in çözülmesi kaygısıyla verin. Gördüğüm başka bir yorum vardı, onu da beğenmiştim. İsim vermiyorum söylem sahibi kişi paylaşılmasını istemeyebileceği için. Şunun gibi bir şeydi: “bugün salt ideolojik kaygıyla oy verdiğin siyasi partiyi bir sonraki genel seçimde pusulada göremeyebilirsin.” Bu bakış açısının “AKP çok oy alırsa felaket olacak senaryosu yazmak mantıksız” diye eleştirilmesini de doğru bulmuyorum. İsveç’te yaşamıyoruz, hepimiz şu an bile neler olduğunu görebiliyoruz. Güce tapan seçmeni mantıkla, siyasetle, ideolojiyle kendine yönlendiremezsin. Gücü kesmen ve güçlünün yanında yer almaya bayılan adama en azından bir “acaba?” dedirtebilmen gerek. Normal şartlarda ilkeli davranıp aman herkes inandığı şeye versin diyebilirdim, ama normal şartlarda değiliz. Bu yüzden üzülerek söylemeliyim ki: tatava yapma, bas, geç.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *