Türkiye’nin İletişim ile İmtihanı: Abdullah Öcalan

İnsan ister istemez “Madem konuşabiliyorduk, neden şimdiye kadar hep savaştık?” sorusunu soruyor. Şu son otuz yılın insandan, ülkeden, candan ve maldan götürdükleri saymakla bitmez. Kendi yarattığımız paranoya içinde yaptığımız askeri harcamalar ise ekonomik açıdan işin insani olmayan tarafı. Soralım öyleyse, madem konuşabiliyorduk, neden konuşmadık?

Kim ne derse desin Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması, alınabileceğinin toplumun her alanında olmasa da kabullenilebilmesi büyük bir adım. Bu adımı da askeri vesayetin çökmesine bağlamak zorundayız. Zira hâlâ paşaların etekleri altında olsaydık bu noktaya gelemeyecektik. Normal olan buydu. Hem Türkiye için, hem PKK için. Peki, PKK ne istiyordu, eylemleri ne getirdi?

PKK’nın kuruluş süreci 12 Eylül darbesi sonrasına dayanıyor. 12 Eylül ortamından kaçıp kurtulabilenler komşu ülkelerde toplanıp darbe sonrası oluşan korkunç ortama karşı bir şeyler yapmak istemişler. Bazıları ortamı terk etmiş, bazıları kalmış. Sonra şiddet içeren eylemlerle ilgi çekmeye çalışmışlar. Otuz yıldır ilgi çekiyorlar yani.

PKK teoride agresif milliyetçiliğe ve kültürlerin “cebren ve hile ile yok edilmesine” karşı savaşmak istiyordu. Sonuç: PKK otuz yılın sonunda şu geldiğimiz iletişim noktasına rağmen daha milliyetçi bir karşıt cepheyi doğurdu.

PKK öncesi Kürtlerin asimilasyonu, doğuştan gelen haklarının tanınmaması gibi problemler vardı. Şu otuz yıl sonra geldiğimiz iletişim noktasında bile KCK’dan içeride olan ve çok “acayip” nedenlerle yargılanan/yargılanacak bir sürü insan var.

Bunlar sokaktaki her insanın aklına gelebilecek şeyler aslında. Özellikle ulusalcı/milliyetçi kesimin şu itirazına kulak kabartalım: terörle bir yere varılmaz diyorduk, bak, adamlar vardılar. Öcalan’ın son açıklamaları ve bu açıklamaları yapabiliyor oluşu, zannedilenden ziyade bunun tam tersine işaret ediyor. Daha önceki yazılarımda da defalarca belirttiğim gibi çıkmaz sokaktayız, kısır döngüdeyiz veya adına ne derseniz deyin, oradayız işte. Normal olan konuşmaktı, şimdiye kadar konuşulamadı işin içine bir kez şiddet girince, şimdi konuşuluyor. Çünkü Abdullah Öcalan da eminim ki bu işin terör eylemleriyle çözülebileceğine inanmıyor artık. İş devletle PKK arasında bir sidik yarışı olmaya devam ettikçe, iki taraf da “önce o öldürmesin” dedikçe barış gibi bir süreç mümkün değildi. Bence yıllar sonra muhatap alınan Öcalan, bunu düşünerek PKK’nın isteklerinin bir kısmını konuşarak almayı tercih etti. Böyle devam etseydi ya hiç alamayacaktı, ya da iç savaşa kadar giden süreçlerden sonra ortada alınacak bir şey kalmayacaktı. İşte, arkadaşlarım, Öcalan’ın son açıklamaları “terörle bir yere varılmıyor”un göstergesidir.

AKP için ise durum biraz farklı. Başbakan Erdoğan’ın başkanlık sistemiyle ilgili planları var. Tabii ki bu planlarıyla ilgili kendi seçmeni dışında yanına çekebileceği tek kesim var: Kürtler. CHP seçmeni doğası itibariyle AKP’ye yanaşma ihtimali olan seçmen değil, zira hükümet de bu yüzden “biz sizin de hükümetiniziz” söylemleriyle zaman kaybetmiyor “oy vermezsen verme” deyip geçiştiriyor. Alevilerde de durum böyle. Gayrimüslimlerin çoğunda da böyle. Önemli bir kısmı daha önceki seçimlerde AKP’ye oy vermiş Kürt seçmende ise durum başka. Zaten normal olanı otuz yıl sonra yapıp, yine de en azından ülke insanı için çok yeni ve ilginç bir şeyi yapan ilk hükümet olup bir anda desteği arkada bulmak var. Olayın gayri-insani yönü ise şöyle: devlet artık önüne bakabilmek istiyor. Son otuz yıldır bir arkasına bir önüne bakarak ilerlemeye çalışan –fiziksel manasıyla- devlet, artık yavaş yavaş “tartışılması teklif dahi edilemez” konuların aslında tartışılabilecek konular olduğu gerçeğini kabullenmeye başlıyor. Hem “tartışalım da aradan çıksın, ileride aynı sorunu tekrar yaşamayalım” kafası var sanki, hem de şimdiye kadar hep aynı şekilde yaklaşılan ama bir türlü çözülemeyen bir sorunun getirdiği hayal kırıklığı.

Karşı çıkanlar, hunharca yorumlayanlar, bayıla bayıla izleyenlerle dolu olan internet ortamında mantıklı yorum ayıklamak zor olsa da, kısaca şunu diyebiliriz: bu noktaya gelebilmiş olmamız bile bu ülke için muhteşem. Arkasında hangi amaç olursa olsun. Eğer bizim bilmediğimiz bir amaç varsa ve bu amaç bize zarar verecekse, ona o amacın yaklaştığını gördüğümüzde karşı çıkarız. Dereyi görmeden paçaları sıvamaya ve kılıcımızı kapmaya gerek yok. Görünen problemler için ise tabii ki sesimizi çıkaracağız. Zira bir şeye ne körü körüne sahip çıkmalı, ne de körü körüne saldırmalı insan.

Öcalan’ın “artık şu şiddete bir son verelim” özetli açıklamaları tabii ki şık. Ama ne daha şık olurdu biliyor musunuz? Bunu devlet yapsaydı daha şık olurdu. Bir hükümet yetkilisi çıkıp şaşalı bir konuşma içinde “şu andan itibaren PKK ile ilgili tüm askeri operasyonlarımızı durduruyoruz, bu sorunu çözmek için elimizden geleni yapmaya hazırız” deseydi çok daha şık olurdu. Geri geçmişte böyle örnekleri görüyoruz, ama bu örnekler çok cılız kaldığı ve “bakın size şimdilik lütfediyoruz” şeklinde yapıldığı için sönüp gitti.

Öcalan’ın hepimiz kardeşiz temalı açıklamaları tabii ki şık. Ama bu söylemi yıllardır MHP ve seçmeni bile fırlatıyor önümüze. “Türk ile Kürt kardeştir” diyor, insanın yüzünde gülümseme beliriyor. Sonra “ama büyük kardeş biziz ve bizim dediğimiz olacak” imasını ittirince o gülümseme kayboluyor. Öcalan’ın son açıklamasında ittirdiği ima ise şu: “Farklı etnik kökenlerden insanların İslam çatısı altında kardeşçe yaşayabilmeleri.” Bu eskiden hepimizin Türk olmak zorunda olduğumuz, şimdi ise Müslüman-Türk veya Müslüman-“başka şey” olmak zorunda olduğumuz anlamına geliyor. Yani ülke içinde eşitliği ve özgürlüğü baltalayan tek bir şeyi (etnisite üzerinden özgürlük tartışmaları) kaldırıp, öylece bırakmak yerine, başka bir şeyi getiriyoruz (din üzerinden özgürlük tartışmaları). Bu ülkede birilerini dışarıda bırakmadan atacağımız birleştirici adımları göreceğimiz günleri özlemle bekliyorum. Artık o günler gelir mi, geldiğinde yaşıyor olur muyuz bilmiyorum. Öcalan’ın “bari ortaya başka bir unsur katayım da o kadar geniş mezhepli görünmeyelim” temalı bu açıklamalarını endişeyle karşılıyorum. Zira kendisini seven, ama tapmayan, satır aralarını da okuyan destekçilerinin başka bir potansiyel kimlik dayatmasını nasıl karşılayacakları da merak konusu.

İlla ki etnisite ayıracaksak, Türk halkının da, Kürt halkının da önemli bir kısmı inanç bakımından oldukça muhafazakâr diyebiliriz. Yani böyle bir söylem her ayrıntısıyla ciddiye alınacaksa, ileride bizi ne mutlu Müslüman’ım diyene tarzı bir yaklaşım bekleyecek. Kürtler tarafından etnik psikolojik bölünmenin götürülerinden kurtulma adına iyi işler yaptığı düşünülen BDP’nin tabanı, toplumsal düzeyde en az sorun yaşayan AKP’nin tabanı ile birleştiğinde bizi insan hakları ve özgürlükler bakımından çok daha korkunç bir ortam bekleyecek. Mustafa Kemal Atatürk’ün zamanında yaptığı “hadi gençler, Halifemize sahip çıkmalıyız” hareketi gibi ileriye dönük yumuşak bir manevra olduğunu düşünmek istiyor, en azından bazı şeyleri konuşarak da çözebileceğimizi anlamış olmamızdan büyük mutluluk duyuyorum. Umarım tüm bu iletişim süreci sonunda aynı bokun lacivertiyle dolu bir tuvalet ile değil, temiz bir evle karşılaşırız.

Bu yazı 22 Mart 2013 tarihinde KD Dergi‘de yayınlanmıştır. Metnin orijinaline giden link buradadır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.