Görmedim, Duymadım, Bilmiyorum!

Yasal Uyarı: Üç Maymun adlı filmle ilgili ciddi spoiler içerir!
Yasadışı Uyarı: Bu bir film eleştirisi değildir. Başlangıçtaki ciddi üsluba karşın, ileride cıvıtabilir, uzatabilir.

Bu kadar az filmle bu kadar klasikleşmiş başka bir yönetmen daha biliyor musunuz? Özellikle son zamanlarda belki biraz Christopher Nolan yaptı bunu “en büyük tarzının belli bir tarzı olmaması” ile. Biraz Ferzan Özpetek’te gördük bu ışığı ama bence o da “en büyük numarasının -maalesef ki- tek numarası olması” nedeniyle kendini kısa zamanda tüketti.
Geriye dönüp baktığımda en sevmediğim kalıbın “klasik bir …. filmi” olduğunda karar kılıyorum. Ama bu anlamı tam olarak verebilen başka bir kalıp varsa söyleyin de kullanalım. İşte aynı şekilde bir film izlediğimde nasıl “klasik bir Haneke filmi”, “klasik bir Kubrick filmi” veya “klasik bir Bunuel filmi” diyebiliyorsam; artık “klasik bir NBC filmi” de diyebiliyor olmam bana mutluluk veriyor doğrusu. Nuri Bilge Ceylan önümüzdeki 20, belki 30 yılın en çok ses getiren insanlarından olacak eminim buna. Filmin başlangıcından sonuna kadar tüylerimi bir indirip bir kaldıran sesler, durağan-hareketli fotoğraf kareleri, açılmayan telefonlar… Artık yanımdaki birisi uzun süre telefonunu açmadığı zaman aklıma hep bu film gelecek.
Sesler! Evet, sesler! O kadar natürel kullanılmışlar, o kadar iyi dizilmişler ki; belki filmi izlerken gözlerimi kapatsam, sadece dinlemeye başlasam bile en azından ana fikrini çıkartabilirdim. Özellikle en sonundaki yağmur seslerine takılıp kalarak jeneriğin sonuna kadar olduğum yerde durdum. Artık NBC’nin fotoğrafçı etiketini bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Filmlerini de bu etiket yakasındayken yapıyor olması aslında ona büyük dezavantajlar getirebilir(di). Her ne kadar şimdiye kadar her yeni yapıtında o durağan fotoğrafımsıların içine çılgıncasına hareketli insanları, araçları, anıları daha da başarılı bir şekilde sıkıştırdıysa da; ikinci bir Ferzan Özpetek olmasından korkmaktayım. Bir örnek ile açıklamam gerekirse; Özpetek’in Cuore Sacro’ya kadarki tüm filmlerini izledikten sonra, izlemediğim tek filmi olan Karşı Pencere(La Finestra di Fronte)’yi izledim.
-SPOILER’ın babası-
Orada evlerine aldıkları yaşlı adamın cebinden çıkan bir aşk mektubu vardı. O mektuptaki aşk filmin gidişatı açısından önce bir kadın-erkek aşkı zannedilmeli, sonra izleyiciye sürpriz yapılmalıydı sanıyorum… Yani belki çok zeki ve başarılı(!) yönetmenimiz bizim bunu farketmemizi istedi ama şahsım adına söylemeliyim ki, seyir zevki açısından farketmemeliydim bunu. Neyi mi? Düşünün, bu yönetmenin birkaç filmini izlemişsiniz… Derken izlediğiniz son filminde bir adamın cebinden bir mektup çıkıyor? Bilin bakalım kim kime yazmış? Tabii ki bir erkek başka bir erkeğe yazmış… Filmdeki karakterler bile şaşırdı gerçeği anlayınca, ama ben şaşırmadım… Neden mi? Açıklama gereği bile duymuyorum, nefret ettim.
-SPOILER’ın babası-

Çokça işlenmeyen “eşcinsellerin hayatı ve aşkları” konusunu işlemişsiniz, iyi de yapmışsınız ama bunun dozajını ayarlamak zorundasınız… Eşcinseller günlük hayatın sayıca marjinal kısmını oluştururlar hepimizin bildiği gibi. Yani her yemekte kimyon kullanılmaz demeye çalışıyorum. Eğer siz bir yemeğe bir kaşık daha fazla su eklerseniz bunu kimse farketmeyebilir, ama bir kaşık daha fazla baharat koyarsanız tamamen farklı bir yemek elde edersiniz. Ve eminim ki Cuore Sacro’ya kadar artık elindeki baharatın karnını doyurmaya yetmeyeceğini farkeden Özpetek, bu filmde biraz daha gerçek dünyaya, aramıza indi. Yanlış anlaşılmasın. Sadece bu insanın filmlerinde eşcinselliği kullanış biçimini sevmiyorum. Aşk filmi mi yapmak istiyorsun? Brokeback Mountain bence bunun en güzel örneğidir. Yıllardır yapılamayan, yapılsa da yüze-göze bulaştırılan bir şeyi başarmıştır bu film. Eşcinsellerin sadece birbirini *çok afedersiniz* beceren kıllı herifler değil, “insanlar” olduklarını seyrettiren belki de tek filmdir.
Yeniden konuya dönmek gerekirse; her plan bir fotoğraf karesi bu insanın filmlerinde! Ve ağaçlar… NBC filmlerinde doğru düzgün sağa-sola düzensizce savrulan, sallanan, sakat, kusurlu ağaçlara ratladığımı hatırlamıyorum. O filmlerdeki ağaçlar hep tertemiz, güzel, düzenli… Sanki sadece o filmler için dizilmişlercesine hem de. Çok sert bir rüzgar esse de sadece tek yana yatıyorlar. Çapulcu gibi savrulmuyorlar, hadlerini biliyorlar. Deniz ise her zaman dalgalı. Ve sakin duruşlarını koruyan ağaçlar, dalgalı halleriyle barışık denizler arasında duran gemiler, sabit hızlı doğrusal hareket yapan otomobil ve trenler… Sanki aile fotoğrafı çekilmek için gelip de başka bir tartışmaya dalmış insanlar yaratıyor bu adam filmlerinde. Kamera hareketleri yok denecek kadar az. Ki konsepte bakarsak güzel de durmuş. Diğer filmlerinde de sıkça gördüğümüz bu özellikler bu filmiyle daha da gözümüze gözümüze sokulmuş. Ama ağaçlar, denizler her yerdeler zaten… İlerleyen zamanlarda da sıkılacağımızı sanmıyorum NBC’den…
Bir filmde aradığı en son şey mantık olan birisi olarak, yine de ikiye ayırmak istiyorum filmi:
1) Mantık arasaydım:
Bir şekilde kaza idi, yanlışlıkla oldu diyerek 9 aylığına -güzel bir miktar olduğunu düşündüğüm- para karşılığı hapis yattın diyelim ey Eyüp. Çok rahat bir yaşam sürmese de, hayatının henüz baharında olan bir gençten nasıl bir cinayeti üzerine almasını isteyebilirsin? Sebep: önümüz kış, orda üç öğün yemek de var. “Birader, kışın orda kalıyım, istediğim zaman çıkarım değil ki mesele, hastalanacaksın oralarda, özgürlüğün gidecek, ömrün çürüyecek” derler adama.. Cinayet bu yahu!
2) Mantık aramadım:
Yine de bu kadar güzel bir filmin biraz da olsa mantık içeren bir sonuçla bitmesini dilerdim. Ama film boyunca zaten görmese de, duymasa da bilen karakterlerden biri olan Eyüp’ten bunu beklemezdim diyemem. Tabii ki aldatan ve aldatılan insanların arasındaki mesele sadece bir sıvı transferinden ibaret değil. Sevgi, anılar, çocuk(lar) gibi birçok faktör var. Aldatıldığını bir şekilde bilen, ama sözlü olarak karakolda öğrenen bir adam evine gelmiş, eşiyle ve oğluyla oturuyor, ve bir süre sonra çıkıp gidiyor. Eşi soruyor nereye diye. Cevap alamayınca bağırıyor. Çok klasik bir tabirle ailesinin rahatı için iğrenç ve şerefsiz bir politikacının pislediği yeri temizledikten sonra geri dönünce karşılaştığı şeylerden sonra belki de ilk ve son “mantıklı” tepkisini veriyor eşine yatmasını söyleyerek. Bu “bir rahat vermiyosunuz ki ..mına kodumun yerinde” tadında, bazı şeyleri yoksayarak, kabullenerek yaşamaya isyan edememek zorunda hissetmenin verdirdiği bir tepki bu. Artık argo tabir ile folloş olmuş bu aileyi toparlamanın yolu kalmamıştır, herkes kaderini kabullenmiştir ve sadece artık sessizlik istemektedirler. Bunu ise yine umursamamak, geri plana atmak üzere sıkıntılarını başkalarına devretmek şeklinde başarmaya çalışırlar.
Bu kişiler görmüyorlar. Hiçbiri görmüyor. Görmüyor yola çıkan adamı, kaza oluyor, bir insan ölüyor. Sıradaki aşama umursamama aşaması. Ailece kabulleniyorlar bunu, bir şey duymamış gibi yapıyorlar. Filmin sonlarına doğru bu mesele çalan telefonları duymamaya dönüşüyor, ki bu da bence filmi gerçek anlamda rahatsız edici yapan en önemli detaydır. Günün belli saatlerinde geçen trenler bu ailenin hayatından gürültülü bir şekilde geçip giden şeyleri hatırlatmaya çalışıyor. Hep pencered
en bakıyorlar ama trenlerin geçtiğini farketmiyorlar. Ve filmin sonunda Eyüp balkon, teras veya herneyse oraya çıkıyor, yine bir tren var ve yine bunun bir önemi yok. O tren ha olmuş, ha olmamış… Ama gök gürüldüyor, ve yağmur yağmaya başlıyor. Eyüp gibi ben de “gerçekten” duyuyorum o sesi. Tanrı yüzünü yıkaması ve kendisine gelmesi için başından aşağı soğuk su dökmekle kalmıyor, kulaklarını da açıyor. Ve bu manada gizli bir mutlu sonla bitiyor film…
Sonuç olarak, çok güzel bir filmdi. Önceki filmlerine nazaran daha iyi bir oyunculuk vardı ve belli ki daha büyük bütçeyle çekilmişti. Daha yeni izleme şansına eriştim. Sadece ne kadar güzel olduğunu hatırlatmak istedim size!

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: