Kötücül Bir Şirket Olarak Koç Üniversitesi

Aslında bunu uzun zamandır yazmayı düşünüyordum, ancak ya fırsatım olmadı, ya bir şekilde elim gitmedi. Hatta okumak isteyen çabucak okursa, bir kopyasını alırsa da iyi olabilir; çünkü canım sıkılırsa ya da daralırsam silebilirim. Her şeyi mümkün olduğunca ayrıntılı ve samimi anlatmaya çalışacağım. Olay yeterince kişisel zaten. Çok uzun olunca “niye uzun oldu” demeyin.

Koç Üniversitesi’nde belli bir zaman geçirmiş olanlar bileceklerdir ki, özellikle yurtlarda yaşayan öğrenciler olmak üzere birkaç yıl orada bulunan öğrenciler için çalışanlar, okula bir şekilde bağlı olsunlar ya da olmasınlar abilerimiz, ablalarımız, arkadaşlarımız gibidirler. Okul içindeki birçok etkileşimde çalışanlar öğrencilerin, öğrenciler çalışanların isimlerini, bazen nereli olduklarından kaç çocuk sahibi olduklarına kadar kişisel bilgilerini bilirler. En azından benim okulla ilgili tecrübem hep bu oldu. Değişen her şeyle birlikte bu da değiştiyse bilemiyorum. Yanlış anlaşılmasın, burada duygusal ve karikatürize bir işçi öğrenci dayanışması portresi çizmeye de çalışmıyorum. Tecrübemden bahsediyorum.

Okulumuzda temizlik gibi işlerle ilgilenen abilerimiz ve ablalarımız, okul servisiyle dışarı çıkarlarken işten çıkarıldıklarını öğrendiklerinde onların yanında olmaya çalıştık. Kimimiz birlikte nöbet tuttuk, sabahladık, kimimiz ara ara düzenlenen bu tür eylemlere katıldık, kimimiz kampanyalar düzenleyip imzaladık, imzalattık. Sonra bir şeyler oldu gibi oldu, bir şekilde çalışanlar, okulun “mensupları” ve okul anlaşırmış gibi oldu, ama okulun anlaşırken ifade ettiği şeylerin çoğunu yerine getirmediğini görüyoruz. İşin o kısmını da bi’ zahmet Googlelayıverelim lütfen.

Sonra öğretim üyeleri ve asistanlarla ilgili birçok sorun yaşandı. Onun için de spor salonundan okulun kapısına yürüyüp, slogan atıp basın açıklaması yapmaktan öteye gidemedik. Çünkü işe de yaramıyor babasını satayım! Sorunlar keşke aynen devam edeydi dediğimiz bir noktadayız, çünkü kötüleşiyor. Okulun yakasının rengi ne olursa olsun her düzeyden personeli korkunç bir kıyıma uğruyor şu aralar. Ama bu sadece şu aralar ya da geçen yıllarda küçük bir dönemde olmuş bir şey değil. Koç Üniversitesi “ev”di bizim için uzun yıllar boyunca. Şimdi o “ev” kelimesinin önüne bir sürü harf eklendi ve “evil corporation” oldu, yani Rahmi Koç falan tercümesine ihtiyaç duymayacaktır ama, “kötücül şirket”. Koskoca Koç Üniversitesi, ülkenin belki birçok açıdan en kaliteli, en okunası, yaşanası, çalışılası üniversitesi, koca bir çözümsüzlük odağı oldu.

Okul yönetiminin anlayacağı dilde de konuşayım biraz. Temizlik personelini kıstınız, kıstınız, kıstınız, cilcilli, havalı makineler aldınız, vıy vıy dolaşıp her gün yerleri siliyorlar. Eyvallah. Ama okulun her tarafı leş gibi. Çalışanlar işlerini düzgün yapmadıklarından değil. Doğru düzgün iş tanımları olmadığı için, kapasitelerinin üstünde çalıştıkları için ve sayı olarak da yetersiz oldukları için. Okulu bok götürüyor ey ahali, bok götürüyor.

Bizzat ders aldığım öğretim görevlileri kapının önüne koyuluyor, ve öğrencileriniz, pardon, müşterileriniz doğru düzgün, kaliteli bir şekilde ders alamıyorlar. Öğretim üyesi ve görevlisi sayısında da kısıtlamaya gidildiği için bazı dersler kapatılıyor, yerlerine saçma sapan yüzeysel dersler açılıyor. Hatta eğitim ve araştırma kalitesiyle ilgili birkaç örnek de vereyim.

Eskiden Econ 201 diye bir ders vardı, biz ekonomistlerin (o zamanki durumda ekonomist adaylarının diyelim) aldığı ders. Sonra onun yerine bir ders getirmişler. Geçtiğimiz yıl sınav gözetmenliğini yaptım. Dersi yüzlerce kişi alıyor (okulun nüfusu toplasanız 4000 kişi civarıydı en son), konuyla dersi veren üç dört tane hoca ilgileniyor, yani sınavın yapıldığı o kadar çok sınıf var ki, örneğin ben sınıfta tek başımaydım (en az bir asistan, bir hoca olması gerek normalde), hocalar sınıfları dolaşıyordu sorusu olan olur diye. Bu insanların hepsi bizzat bir ya da daha fazla dersini aldığım, çok kaliteli ve şeker gibi insanlar. Verdikleri dersin sınavını gözetmeye yetişemiyorlar, öğrencilerin hangi biri için kaliteli eğitimin gerekliliklerine yetişsinler?

Bitmedi. Sınav kağıtlarını dağıtmadan önce şöyle bir baktım. Hepsi çoktan seçmeli sorular. Yani ekonomi öğretiyorsunuz, daha ilk giriş dersi, oturtmanız ve sınavda da tartışılması gereken çok önemli temel kavramlar var, sınav çoktan seçmeli. Ama nereye sıçacaklar? Öğrenci sayısını düşündüm sonra, bizim aldığımız sınavları alsalar o sınavlar bu sayıda akademik personelle anca bir ya da iki dönem sonraya okunur. Ne yapsınlar (ulan)?

Başka bir mesele ise kendisinin aktivist yönü nedeniyle “the curious case of Efe Baysal” olarak bilinen, anca kendisi de dahil birçok seviyeden akademisyenin kıyımını içeren durum. Tarihi okumaya bayılır, öğrenmekten nefret ederim. Liseden beri hep böyle oldu bu. Zorunlu derslerimizden biri olan, ve Efe’nin verdiği derste de o zamanki programım nedeniyle başarılı olamadım, sonra tekrar başka birinden aldım (orada boşluk vardı, özel bir seçim değil). Katıldığım tüm derslerinde Efe bana tarih “öğrenmeyi”, tarihin “dersini almayı” sevdirdi o kısacık dönemde. Bunu başına kötü bir şey geldi diye veya dersini aldım, oradan tanışıklığım var diye söylediğimi sanmayın. Kendisiyle bir noktada tanışmış, dersini almış, veya muhabbet etmiş herkes aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyecektir. Hatta olayı üniversitemizin şu anki pragmatist tavrından ele alırsam, illa ki birileri gidecekse Efe’ye gelene kadar kimler kimler vardı.

Bitti mi? Hayır, bitmez de zaten. Geçtiğimiz haftalarda uluslararası bir workshop için Kadir Has Üniversitesi’ndeydim. Okulumuzun sosyoloji bölümü öğretim üyelerinden bir hoca(m) vardı. Hiç dersini almadım ama yazdığı makaleleri bizzat, verdiği derslerin içeriğini arkadaşlarımın çalışmaları üzerinden takip ettiğim biriydi. Ek olarak birlikte bir çalışma yapmışlığımız olmasa da tez danışmanımla toplantılarımız ve ofis yakınlığı nedeniyle sürekli karşılaşırdık. Yani bir “merhabamız” vardı. Benim için işin asıl duygusal kısmı ise kendisinin ben ve tez danışmanım gibi Koç Üniversitesi mezunu olması. Okulun saçma sapan düzeyde iş gereklilikleri nedeniyle ayrılmak zorunda bırakıldığını öncesinden öğrenmiştim, KHÜ’de onu görünce olay iyice gerçeğe binmiş oldu ve cidden kişisel manada rencide oldum. Ayak üstü selamlaştık, “artık buradayım” dedi. Hayırlı olsun mu, geçmiş olsun mu diyeyim kararsız kaldım bir an. Sonra Koç’un durumunu düşünüp hayırlı olsun demeyi tercih ettim.

Kendi kişisel durumuma geçmeden önce Koç Üniversitesi’nde işler nasıl yürüyor genel olarak özetini geçeyim.

Bizim zamanımızda burslu öğrencilere kitap bursu veriliyordu. Başvuran hemen herkese (arabası falan yoksa) çıkıyordu. Ek olarak Özel Başarı Bursu (ilk 100 bursu) öğrencilerine otomatikman çıkıyordu ve 250 dolar limiti vardı. Ders kitapları 250 doları aştığında (eğer aldığınız derslerin listesinde yer alan kitaplarsa) okul onun da tamamını karşılıyordu. 250 doların altında kaldığında geri kalanı pratikte sizindi. Örneğin 150 doları ders kitaplarına harcadınız, geri kalan 100 dolar ile roman, referans kitabı, ya da ilgilendiğiniz başka bir kaynağı alabiliyordunuz. Bu bazıları için “oha artık, lüks” veya “kaynak israfı” gibi görünebilir, ancak okumayı ve kendini geliştirmeyi seven öğrenciler için belki dünyanın başka hiçbir yerinde bulunmayacak bir nimetti. Daha sonra “başka öğrencilere farklı burslar sağlayacağız” adı altında kaynak yaratmak için o bursu kısıtladılar. Burs kapsamı zaten sadece Türkiye’de de değil, dünya standartlarında uçuk olduğu için öğrenciler olarak “mantıklı”, “başka öğrenciler de okulun kaynaklarından farklı şekillerde yararlansınlar” dedik. Şu anki kitap bursu durumu takip ettiğim kadarıyla bizim zamanımızda yapılan değişiklikten daha da kötü.

Bu durum ülke ekonomisinin kötülüğünden veya diğer şartlardan kaynaklanıyor olabilir, ama işin önemli noktası şu: biz eğitim kalitesinde ve öğrenci imkanlarında gelişme talep ediyorken, Koç Üniversitesi bu süreçte iki üç kere kampüsteki doğru düzgün sorunu bile olmayan yolları kazıyıp yerine yenisini yapıyordu. Her yıl bina dış kaplamalarını söküp tekrar takıyordu. Tam ders çalışmaya, sınavlara hazırlanmaya çalıştığımız dönemlerde okulun en az iki üç yerinde matkap veya balyoz sesiyle yaşamaya çalışıyorduk. Ama bunlar devam ediyordu. Biz daha çok eğitim, daha çok kalite, daha çok imkan derken Koç Üniversitesi “veli” gibi 18 yaşını geçmiş insanlarla aynı cümlede kullanılamayacak bir konsept adına, her dönem çimleri tekrar tekrar kaldırıp tekrar tekrar yenisini dikmek gibi kozmetik şeylere korkunç miktarlar harcayıp tercih dönemlerinde okulu ziyaret edecek “potansiyel müşteri” kitlesine oynadı.

Okuldaki öğrenci kontenjanları bir dönem o kadar hızlı arttı ki, ne Öğrenci Merkezi’nde (kısaca Ömer diyoruz) adım atacak yer bulabilir olduk, ne de doğru düzgün ders seçebildik. Bu sorun hala devam ediyor. Ki gelelim yurt bursuna. Eskiden tüm burslu öğrencilere yurt odası garantiydi. İlk 1000’deki öğrencilere en fazla 2 kişilik yurt odası garantiydi. Şu an burslu öğrencilere yurt odası verilmesi garanti değil, ihtiyaca ve başvuruya göre belirleniyor. Yurt ücretleri ise şimdi baktığım kadarıyla dönemlik 3.350 TL ile 8000 küsür TL arasında değişiyor.  10-15 metrekarelik odalardan bahsettiğimizi de belirtelim. Neden? Çünkü okulda adım atılacak yer yok. Neden? Çünkü okulda sakız alınacak kaynak yok, ya da var ama yanlış yerde kullanıyorsunuz. Sanırım nefes alana, gözünün üstünde kaşı olana burs veren bir Nişantaşı Üniversitesi kadar olamadınız. Ha bu arada asistan lojmanlarının aylık kira bedeli en son 525 TL idi, oraya geleceğim.

Yeni burs düzeninde %100 bursun tam metni:

Koç Üniversitesi’nin Tam Burslu programlarına yerleştirilen öğrencilere sağlanan burs eğitim-öğretim ücretinden muafiyet sağlar. Tam Burslu programlara yerleştirilen öğrencilere yurtlarda ücret ödemeden kalma olanağı, aylık masraflara katkı ve ders kitabı giderlerine katkı ihtiyaca bağlı olarak ve Üniversitenin düzenlemeleri dahilinde devam etmek üzere sağlanabilir. İhtiyaç dâhilinde yapılacak başvurular tercih döneminden başlayarak değerlendirilir. (KUDEB Programı’nı inceleyiniz.)

Ben yanlış anladıysam “sen yanlış anladın” deyin.

Yani kısaca Koç Üniversitesi’nde burslu da dahil lisans öğrencisi olmak zor zanaat. Yüksek lisans veya doktora öğrencileri de sigortasız araştırma görevlileri olarak çalışıyorlar. Öğrenim süremiz boyunca en az X dersin araştırma ve öğretim asistanlığını yapmak, en az Y sınavın gözetmenliğini yapmak zorundayız. Başka bir yerde ek gelir veya başka imkanlar için çalışmamızla ilgili durum ise ilk günden önümüze koyuluyor: yassssah kardeşim. Kaldı ki buradaki -altını çize çize söylüyorum- sigortasız çalışmamız full-time olarak geçiyor düzenlemelerde. Teknik olarak sabah 9 – akşam 5 gibi bir şey.

Koç Üniversitesi’nde YL öğrencilerine (o da burslu ise) ödenen miktar İstanbul’da yaşamak için hiç uygun değil. Birçok öğrenci zaten şehir merkezine uzak olan kampüs ve çevresinde yoğun iş ve yükümlülük temposu altında eziliyor. Sinemaya gitmek bile çoğu zaman maddi imkanlardan dolayı olmasa da, lojistik imkanlardan dolayı bir lüks. Özel sigorta yapılıyor, ve SGK vs. şeyler için işlemiyor. Özel sigorta yapıldığı için kartvizit üzerine -okulda yaptığımız, yapmak zorunda olduğumuz tüm şeylere rağmen- “araştırma görevlisi” gibi şeyler yazılmıyor. Ya da “yazılAmıyor” diyelim. Daha düzgün tabirle, “ya şimdi böyle yazmayalım, biz seni bu şekilde çalıştırıyoruz ama sigortanı ve diğer haklarını karşılamıyoruz, BİZ sıkıntıya düşeriz”.

Yüksek lisans öğrencileri için ayrılmış standart ofis alanı göz kararı 100 civarı kişi için tasarlanmış (yanlışsam düzeltin), herkesin dip dibe oturduğu “cubicle”larla dolu dört tarafı kapalı bir yer, ve sıkı durun: her masa iki kişiye ait. Çalışmak istediğiniz yeri kapmak için e-mail alır almaz gidip isminizi yazdığınız bir kağıdı yapıştırıyorsunuz. Göz kararı 100 civarı kişi için tasarlanmış alanda her masaya iki kişi koyunca ne kadar ediyor hesaplaması için matematiği iyi olan bir arkadaşıma danışıp dönüyorum.

O arkadaşı çok uğraştırdığım için özür dilerim, ama sonuç göz kararı 200 civarı kişi ediyormuş. Havasızlık, klostrofobik ortam, sıkış tıkış, sesli ve boğuk… Dönem başında birkaç kere orada çalışmaya çalıştım, başaramadım. Sonra sadece yazıcıdan çıktı almam gereken zamanlarda uğradım. Çalışmak için ilk dönemlerimde bir kısmı boş olan doktora öğrencilerinin ofisini kullandım, sonra oraların da dolduğu ve standart alana geçmemiz gerektiği söylendi. Tabii standart alan dışındaki ofislerde çalışan YL öğrencileri de var, ama bunlar belirli projelerle ve laboratuvarlarla sınırlı. Tekrarlıyorum. Okulda yer yok . Yer = yok.

Ha bu arada, doktora öğrencilerine tanınan “yemek kartı” gibi standart şeyler bile YL öğrencisine tanınmıyor. Ki doktora öğrencilerinin durumu da pek parlak değil. Neyse…

Koç, özellikle son yıllarda burslu YL lisans öğrencisi alımını ciddi miktarda kısıtladı. Bunu “araştırmaya yoğunlaşıyoruz”a (doktora öğrencisi alıyoruz?) bağladılar. Araştırmayı yönlendirecek ve öğrencilere bir şeyler katabilecek öğretim üyelerini patır patır okuldan yollarlarken araştırmaya yoğunlaşmak, muazzam olmalı. Birçok enstitü ve çalışma grubu bu yıl burslu öğrenci almayı tamamen kesti. Yıllardır çoğunlukla TÜBİTAK bursu olanları tercih ediyorlar zaten.

Araştırma açısından -en azından benim alanım için- bir miktar yeterli olan tek “şartlar topluluğu” kütüphane şartları oldu uzun süre. Yine de, dünyanın prestijli hemen her üniversitesinin kullandığı, son derece kapsamlı ve kaliteli bir üniversitenin olmazsa olmazı denebilecek bir elektronik kütüphane vardı. SKL’ye bu kütüphane aboneliiğiyle ilgili ulaştım, gayet iyi ilgilendiler ve eminim çalışanlar da ellerinden geleni yaptılar, ama sonuç “maalesef bu dönem buna kaynak ayıramayacağız” oldu. Tabii ki kütüphanemizin son birkaç yıldır yenilenen oturum planı ve alınan yeni mobilyalar çok güzel durmuş. Ellerinize sağlık.

Bu noktadan sonra kişisel durumuma ineceğim ve bunun okulumun (halen okulum diyorum) benim gözümdeki konumuna ne etki ettiğini ifade edeceğim.

Ekonomi eğitimimin son yılındaydım. Mezuniyetimle ilgili birçok sorun yaşadım. 23 yaşında eşek kadar adam olarak ağlayacak duruma gelmiştim. Birkaç standart girişimden sonuç alamadım. Sonra o sıralar akademik danışmanım da olan dekan yardımcısı İnsan Tunalı’ya danışmak üzere gittim. Patlamak üzereyim. Durumumu açıkladım. Eline telefonu aldı, bir iki kişiyi arayıp bir şeyler sordu. Sonra bana döndü, “Yusufçuğum, takma bunları kafana, şimdi git havuz başında kendine soğuk bir bira söyle, arada yüz, kafanı dağıt biraz” dedi. O zamanlar şeriat ülkesi de değiliz tabii. Okulda havuz başında bira içilebiliyor falan. Neyse, konuyu dağıtmayalım.

Ekonomi eğitimim boyunca yurt hayatı, kampüs hayatı, sosyal hayat falan derken Koç Üniversitesi’ni -annem ve babamdan özür diliyorum- ait olabileceğim en güzel yer olarak görmüştüm. Benim için evden de öteydi. Hayatımda güzel gidebilecek her şeyin kombinasyonuydu. Okul aynı okul olsaydı tüm hayatımı kendimi geliştirerek, ders alarak, yurdun en alt katında çamaşır yıkayarak veya bina görevlisi abilere “fazla sigaran var mı abi” diyerek geçirebilirdim, çok ciddiyim.

Yukarıdaki örnekte görebileceğiniz gibi -en azından çözülebilecek olan- sorunlar müthiş bir rahatlıkla, sıfır trip ile – formaliteyle, minimum bürokrasiyle çözülüyordu, son derece ilgili -ülkemizdeki ifadesiyle- KOSKOCA PROFESÖRLER sıcak tavsiyelerde bulunuyorlardı. Dekanınızın kapısını çalıp “selam Hocam, müsait misiniz” deyip de görüşemediğiniz zamanlar hocanızın gerçekten çok yoğun olup “şu gün ve saat sana uygun mu” dediği nadir “okazyonlarla” sınırlıydı.

Ben şu an öğrencisi olduğum bölüme 2012’de başvurdum. Prosedür de diğer bölümlerden daha karmaşık. Araştırma teklifi (siz Amerikalılar nasıl diyor… umm… research proposal) hazırlayıp potansiyel hocanıza yolluyorsunuz, üzerinde iki ay civarı çalışıyorsunuz, hocanızdan ve enstitüden onay gelirse resmi başvuruyu yapıyorsunuz. Program AB’den fonlanacaktı. Her türlü prosedürü tamamlayıp resmi başvuruyu da (diğer herkesin yaptığını da) yaptım. Belli olmasına yakın “AB ile görüşmeler aksadı, projeyi bu yıl açamıyoruz” haberi geldi. Koç Üniversitesi’nin AB’den gelecek fonu bekleyene kadar idare edecek parası yok çünkü. Benden, yardımcı doçent doktor hocamdan ve çalışma arkadaşlarımdan daha fakir Koç Üniversitesi.

İlgilenebileceğim ve gelecek planlarıma da tam olarak uyan ülkedeki tek bölüm olduğu için bir süre freelance işler yaptım, bir süre işsiz kaldım, iş aradım, bir süre ise nefret ettiğim finans alanında bir işte çalıştım. O işten ayrılır ayrılmaz tekrar başvurdum. Resmi başvuruyu tamamladıktan sadece birkaç gün sonra teklifi aldım. Hemen not gireyim: okulun standart YL burs miktarı X. Bana gelen teklifteki miktar X + 350 TL. Bunun ve bunu belirtmemin sebebini daha derin açıklarım. Bu miktar bana yazılı olarak teklif edildi, iki yıl için.

Bursumun maddi kısmı TÜBİTAK projesinden karşılanıyordu. Bunun üstüne iki adet AB-fonlu proje üzerinde diğer arkadaşlar ve hocalarla birlikte çalışmak durumundaydım. Medya ve görsel sanatlar mezunu olmadığımdan standart derslerin üstüne birkaç tane ek dersi de zorunlu kıldılar. Hayatımın en yoğun dönemlerinden biriydi, ama en yoğun öğrendiğim, kendimi geliştirdiğim dönemlerden de biriydi. Emeği geçen herkese can-ı gönülden tekrar teşekkür ediyorum. Bu süreçte çok değerli insanlarla çok güzel şeyler yaptık. Hala eminim ki bunu Türkiye’de herhangi başka bir yerde yapamazdım. But wait! There’s more. TÜBİTAK projesinin sonunda (2014 Kasım) benim aldığım aylık ödeme X+350’den X’e düştü. Bu durum saçmaydı, çünkü elimde KAPI GİBİ 2 YILLIK TEKLİF vardı.

Bu arada tabii ki bize ödenen miktarın eğitim süremiz boyunca enflasyon ya da başka bir şeye göre TEK KURUŞ artmadığını da belirteyim ki, durumu daha iyi kavrayabilin. Yani patatesin kilosunun 1 lira olduğu zamanları da, 5 lira olduğu zamanları da aynı “mayış” ile geçirdik. Şu an kaç liraysa, halen “mayış” alan arkadaşlar o miktarı da aynı “mayış” ile karşılıyorlar. Ben almıyorum.

Neyse, enstitü koordinatörlüğüne ulaştım, “süre bitti, yapacak bir şey yok” dedi. Şu anki çözümsüzlük ortamını bu tavırdan anlayabilirsiniz. Yani “dur bir senin teklifine bakalım, sana ne vereceğimizi söylemişiz” ya da “dur bir de şu kişiye sorayım ne yapabileceğimizi” yok.  Çok net: “süre bitti, yapacak bir şey yok.” İnsanın aklında samimiyetsiz bir plaza ortamındaki yapmacık gülümsemeler canlanıyor, ve insanın tepesi ister istemez atıyor. Sakin kaldım ve durumu hocamla konuştum. Enstitünün yapması gereken araştırmayı o yaptı, enstitünün ulaşması gereken kişilere o ulaştı, enstitünün çözmesi gereken şeyleri AB proje fonu üzerinden o çözdü.

Özetle: iki yıllık YL hayatım boyunca kendi üniversitemden, okulumdan, doğru düzgün para almışlığım, onların anlayacakları dille “masraf çıkartmışlığım” yok. Direkt üniversiteye maliyetim minimal. Daha açık söyleyim: tamam, siz bana burs verdiniz ama, bunun neredeyse tamamını siz vermediniz. Bu bilgiyi aklınızda tutun ya da ihtiyaç duyduğunuzda tekrar bakın, lazım olacak.

Neyse işte. Tamamen kendi korkunç şanssızlığımdan kaynaklı bir borcum vardı okula. Onu mezun olduktan sonrasına ertelemek için bir sürü e-mail attım ilgili birime. Bin tane şeyden zaman bulup ofislerine uğradığım zamanlarda da kendilerini bulamadım. Sonra konu da tamamen aklımdan çıktı ve dönem ortasına doğru telefon geldi konuyla ilgili. “Neden takip etmiyorsun, niye böyle bir şey yapıyorsun, iki yıldır buradasın” gibi. Ben tabii ki suçu tamamen üstüme alındım, ki belki gerçekten daha çok şey yapabilir, daha iyi takip edebilirdim. İnsanın -insan olduğu için- okul içi ve dışı birçok meselesi olunca hata da yapabiliyor.

En son durum şu, ki aynen aktarıyorum, “burs komitesi senden ‘alabildiği en yüksek miktarı en kısa sürede’ almamız gerektiğini söylüyor, iş disiplin soruşturmasına kadar gidebilir”. Buna da eyvallah. Cidden bu tamamen başka upuzun bir yazının konusu, ki bunu bile Koç’un tavrına bağlamayacak, sorumluluğu da üstleneceğim. Sadece durumumu ifade ediyorum.

Ara, aran, mail at, mail al derken süreç şu şekilde tamamlandı. Bursumun son dört ayının ilk iki ayında ödememin üçte biri, sonraki ayında üçte ikisi, sonraki ayında tamamı kesildi. Yani şu an halen yapmam gereken şeyler var, ve son üç aydır ailemin, arkadaşlarımın ve internetteki “random” takipçilerimin desteğiyle aç kalmadım veya kendimi iyice zora sokmadım.

Ağustos ayına yaklaşırken hem bunlarla, hem kendi iş yükümle, hem angaryalarla, hem normal bir okulun dikkate alması gereken özel durumlarla uğraşıyordum. Tezim bitmek üzereydi ama verememiştim henüz. Son bir ayımı da okulda ilgili ilgisiz herkese tabiri caiz ise “yalvarmakla” harcadım.

Dersini aldığım hocalarıma ulaştım, bursu uzatma karşılığında gerekirse gece gündüz çalışabileceğim proje, ya da “zaten dertli” başıma ek dert var mı diye. Yoktu. Enstitü koordinatörlüğüne ulaştım, cevap tabii ki “eski Koç” değil “yeni Koç” cevabıydı, “bununla ilgili kesinlikle bir uzatma yapamıyoruz“.

Tabii siz belki aday öğrencisiniz, okulun sitesine gireceksiniz ve göreceksiniz ki “ilgili enstitünün tavsiyesi doğrultusunda burs süresi uzatılabilir” yazıyor orada. Benim aldığım ilk tepki “kesinlikle” ve “yapamıyoruz”. Bunu birilerine danışmak, ilgili olabilecek kişileri soruşturup dönmek opsiyonlar dahilinde değil. Herkes her şeyin her koşulunu tüm ayrıntılarıyla biliyor ve anında bu kesif sonuca ulaşıyor: kesinlikle… yapamıyoruz… yapma şansımız yok.

Artık “gözünüzü seveyim, kahvenizi falan getiririm” moduna girdim ve çeşitli kişi ve birimlere e-mail yağdırdım, yapabileceğim herhangi bir iş var mı, bakın ben şu işleri yaptım, CV’m budur, şunları ve şunları yapabilirim diye. Tabii ki cevap yok. Ofisleri teker teker ziyaret edip sormaya karar verdim önce, ama tavır yine aynı olacaktı.

Enstitü direktörümüze ulaştım, ve kayda değer özel durumlarım da dahil her şeyi ifade ettim. Pazarlıkta sinekten yağ çıkarırcasına “bursum kesilecekse kesilsin artık, zaten iş aramaya başlıyorum, çalışır karşılarım, en azından bir dönem, hiç olmazsa bir iki aycık lojmanda kalabileyim ki işlerimi çabucak tamamlayım” dedim.

Bunun öncesinde ek bir program için hukuk fakültesine başvurmuştum, tabii ki AÇIKLAMA YAPILMADAN reddedilmişti. Onunla ilgili de kimseye ulaşamadım, ek bir başvuru daha yaptım. Başvurumda muhtemelen okumadıkları -ve zaten istemedikleri- niyet mektubu, referanslar gibi şeyleri de ekleyip bunları eklediğime dair onları da bilgilendirdim. Daha geçen gün kısa da olsa bir açıklamayla tekrar reddetmişler. En azından “açıklama yapaydınız iyi olurdu” şeklindeki mesajımı okumuşlar, bu çok büyük bir gelişme.

Kendi enstitümün direktörüne ve onlara söylediğim şey, bursum devam edebilecekse zorunlu hukuk derslerinin yarısını bu dönem alayım, BAKIN, ŞİMDİYE KADAR ŞU HUKUK DERSLERİNİ ALDIM, hocalarıma da ulaşabilirsiniz, sonra gerekirse tekrar başvuru yaparım, o derslerdeki performansıma göre değerlendirirsiniz. Bursum devam etmeyecekse bile derslere ek olarak yine iş bulup çalışabileceğimi, o tempoyu kaldırabileceğimi de söyledim. Neyse.

Enstitü direktörümüz sağ olsun diğer kişilerin aksine detaylı ve ilgili bir mail atmış, ama “yeni Koç” mantalitesi -belki kendisinden bağımsız- kendini gösteriyor. “Umarım bu özel durumları en kısa zamanda çözersin” demiş. Gerisi ise şu: bursu bir dönem dahi uzatmak (okulun sitesinde yazan şeye de aykırı olarak) KESİNLİKLE MÜMKÜN DEĞİL. Lojmanda değil bir dönem, bir ay dahi fazladan kalmak KESİNLİKLE MÜMKÜN DEĞİL. İlla ki lojmanda bir iki ay da olsa kalmak istiyorsam 525 TL’lik kira bedelini ödemem gerekiyor (bir evde 4 kişi kaldığımızı da hesaba katıp seviyeyi düşünün). Yani sorun lojmanlarda KESİNLİKLE KALINAMIYOR OLMASI değil. Lojmanlarda kalınabiliyor, ama KOSKOCA Koç Üniversitesi “broke as fuck” olduğu için bir YL öğrencisinin iki aylık masrafını bile çekemiyor.

Yukarıdaki “durum bildirimini” de bu yüzden yaptım. Zaten maddi olarak çok kötü durumdayım, burssuz öğrencilerin (dönemlik on binlerce liralık) okul ücretlerini ihtiyaç dahilinde silmek gibi bir opsiyonu düşünebilen (ki çok güzel, düşünülmesin demiyorum, ellerine sağlık, devam) KOSKOCA Koç Üniversitesi bana 525-1050 TLlik miktarı korkunç bir ek masraf olarak görüyor.

Ekonomi eğitimimde özel olarak çok öne çıkmamıştım, bunu geçiyorum. Ama eğitimim dışında çok bilinen, genelde bayılınan birçok medya kuruluşunda çalışma, staj yapma, iş yapma fırsatı buldum. Bu konuda yaptığım her işi layıkıyla yerine getirdim.

YL boyunca yer aldığım projelere elimden gelen en büyük katkıyı yapmak için uğraştım, yaptığıma da inanıyorum. Çok değerli, çok başarılı insanlarla birlikte hem Türkiye’de, hem genel çapta, bilime ve bilimin gelişimine katkıda bulunmaya çalıştım. Bununla ilgili rapor, akademik makale, süreli yayınlar gibi şeylerde içerikler ürettim ve birlikte ürettiğimiz içeriklere kapasitem dahilinde katkıda bulundum.

Eğer illa ki sayı isteniyorsa not ortalamam (şu anki durumda) 3,50’nin üzerinde. İki (rakamla 2) adet, dünyanın en iyi üniversitelerinden ikisi tarafından düzenlenmiş kapsamlı uluslararası organizasyonda ülkemi ve Koç Üniversitesi’ni temsil ettim, ve tanıştığım, etkileşimde bulunduğum çok kaliteli insanlar bu temsilden memnun kaldılar, ülkemle ve üniversitemle ilgilendiler.

Bu kimliğimden, durumumdan, seviyemden (ukalalık olarak algılarsanız da algılayın) aldığım zevki, manevi karşılığı gerçekten tahmin bile edemezsiniz. Şu an şu halde dahi olsa bu durumda olmak gerçekten muhteşem. Ama ne işe yarıyor ve bu daha ne kadar devam edebilir?

Orta halli ya da üst gelir seviyesinde birisiyseniz tarif ettiğim şeyi anlamanız imkansız. Aç ayı gerçekten oynamıyor. Yoksa geçen ay yaptığım gibi internetten maddi destek kampanyaları düzenlemeyi düşünemeyecek kadar gururluyum normalde. Opsiyonları tüketmemiş olsam düşünmem, yapmam zaten.

Yani o kadar şey yaptık, o kadar yere geldik, o kadar efor sarf ettik de ne oldu? Her türlü tatmini almamış olsan bunu düşünmezsin belki, ama aldıktan sonra insan soruyor: bunun maddi karşılığı nedir?

1500 TL.

Açıklıyorum.

An-Ox 2014’e birçok farklı ülkeden yaklaşık 30-35 civarı akademisyen, profesyonel, öğrenci, araştırmacı ile birlikte katılmak üzere başvurdum. University of Pennsylvania program ücretini karşılayan bir burs verdi (program ücreti bugünün TL’si ile yaklaşık olarak: 3900 TL). Halen uçak bileti, vize, konaklama, orada geçireceğim iki haftanın masrafları gibi masraflar vardı. Konaklama masrafını karşılamam mümkün değildi, bir akrabamızdan borç alıp yatırdık. Öncesinde aç kalmayacak kadar yemek yiyerek ve başka tüm masrafları (faturaları ödemek mesela, nerede görülmüş) da kısarak birkaç aylık gelirimi de uçak bileti, orada harcayacağım minimum miktarın bir miktarını karşılamak, vize gibi şeylere kanalize ettim. Okulun “öğrencilerimize şu kadar araştırma desteği veriyoruz” söylemini  takip edip gitmeden önce destek için başvurdum. İki kalemden çıkan miktar 1500 TL. Bir 1500 TL daha başka bir projenin fonundan (yine direkt okuldan değil, yine değil) alabildim.

Çok ülke görmüş bir insan değilim, ama yine de o kadar ülkeden gelen insan arasında, özellikle Afrika’nın korkunç yerlerinden gelenler falan varken, ülkenizin en prestijli üniversitelerinden birinden geliyorken, ortamdaki en FAKİR, en DESTEKLENMEMİŞ insan olduğunuzu hayal edin. Oxford’da iki hafta geçirdim. Otobüsten indiğim ilk 5-6 saniyede “ben göreceğimi gördüm, vurun da ölmeden önce son gördüğüm şey bu olsun” demiş, her saniyemden inanılmaz keyif almış olabilirim. Belki hayatım boyunca yaptığım en yararlı, en güzel şey bile olabilir. Hatta itiraf etmeliyim ki, herkes çılgınlar gibi alışveriş yapıp pahalı olmayan, ama Türkiye öğrencisine pahalı gelen müthiş aktivitelere katılmak için koşuştururken ücretsiz aktivite ve gidilecek yer aramanın sevimli, insanı meşgul tutan bir yanı da var.

“Yine bir gün Oxford’dayken,” katılımcılar arasındaki bir araştırmacıyla konuşuyordum. İstanbul’a gelecekmiş, benden tavsiyeler istiyordu. Muhteşem prestijli Koç Üniversitesi beni oraya “sen öde, git, gel, biz belgeleri görünce sana öderiz” şeklinde söz verilmiş 1500 TL ile gönderdiği ve kendi imkanım da olmadığı için aklıma ilk gelen otel fiyatları oldu. Adam ise son derece normal şekilde “yok ya, bizimkiler karşılıyor, Hilton’da kalacağım” dedi.

Şimdi size “koskoca Koç Üniversitesi beni iki hafta MacDonald Randolph’ta çekemiyor mu” desem güleceksiniz. Kabul edelim ki bu tür örnekler tüm dünyada nadir. Ama 1500 TL kadar nadir değil. İnsanlar öğrencilerine ve araştırmacılarına çok iyi kaynaklar sağlamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu sadece ekstra eğitimlerle alakalı da değil. Burslarımız genel olarak komik, özellikle bu kadar yüksek prestij iddiasındaki bir üniversitede. Özellikle uluslararası programlar için Türkiye’ye gelen yabancı arkadaşlar “bak binlerce kilometrelik yoldan geldim, kıçını kaldır da şunu bunu yapalım” dediklerinde ve benim cebimde 10 TL, hesabımda 50 kuruş falan olduğunda, kredi kartımda kalan 50 TL limit borcumdan dolayı kitlenmiş midir kitlenmemiş midir acaba kaygısına girip ne bahane uyduracağımı şaşırıyorum. Bu tür durumların hemen hepsinde “olduğundan meşgul gibi davranmaya çalışan ilgisiz, vefasız göt” ben oluyorum. Sırf bu nedenden “networking” de, sosyal ortamlarda değerli ve ilginç insanlarla tanışmak gibi şeyler de imkansız hale geliyor. Akademik gelişimime ve planladığım kariyere uygun olabilecek yüzlerce opsiyonum var, ama her şey dahil fonlanmış şeylere bile bakıp “uçak biletini karşılamam mümkün değil” diye başvuramıyorum bile.

Geçen gün durumu gerçekten anlayamayan, anlamamakta direten ABDli bir arkadaşa patladım. Patladım derken direnmeyi kesip tüm açıklığıyla durumumu “dolar bazında” anlattım. “Hassiktir, bu benim kiram bile değil” tepkisini verip dehşete düştü ve birkaç saat kitlendi hatun.

Muhabbeti çok uzatmak da istemiyorum. Bu Oxford macerası eminim birçok kişinin katılmak için çok önemli şeyleri feda edebileceği bir şeydi ve şimdi karşıma çıksa yine katılmak için elimden geleni yaparım. Hatta birden fazla katılma imkanı olsa 50 yıl daha katılabilirim. Ama bu program sonrasındaki dört-beş ay boyunca hayatım kaydı, zor toparlandım, bu sefer de artmayan burs ve enflasyon barajı belimi iyice bükmeye başladı.

Yukarıda anlattığım “efsane yeni Koç Üniversitesi çözümsüzlüğü” sürecinin sonunda pes ettim. Ağustos ortasında Yurt Müdürlüğü’ne mail attım. Evden bir hafta geç çıkmam mümkün mü diye. “Temizlik yapılıyor” dediler. “Temizliği ben yapıp yerleşilebilecek şekilde teslim ederim” dedim. Bunun sonucunda 30 Ağustos’a kadar terk etmek üzerine anlaştık. Bir iki kez toplu taşıma kullanarak korkunç miktarda eşya taşıdım. Baktım olmayacak, ve aşağı yukarı aynı maddi yükü getirecek, bir günde her şeyimi toparlayıp taksiye atmaya karar verdim.

Olayı aşırı duygusallaştıracağım ve kişiselleştireceğim, hazır olun.

Dört adet büyük bavul. İki adet küçük bavul. Yetmedi. Her şeyi poşetlere, çöp poşetlerine doldurmaya başladım. Ev arkadaşından bir koli ödünç aldım, onu da doldurdum. Sonuç şu:

Kendini "literally" kapının önünde bulmak.
Kendini “literally” kapının önünde bulmak.

Sonuç bununla bitmiyor tabii, işin bu kısmı tamamen şanssızlık. Bunları indirirken asansör bozuldu yarısında. Bunları tek başıma, yardımsız sürükledim dört kat. Özellikle içinde masaüstü bilgisayarımın da bulunduğu tahminen 40 kiloluk koliyi taşırken “n’olur elimden kayma”, “n’olur beni de düşürme, ölmeyim”, “n’olur altın açılmasın, beni perişan etme” diye dakikalar boyunca bir koliye, bir FUCKING cansız varlığa yalvardım.

Bu arada o kolinin arkası gözükmüyor, daha eşya var. Taksi çağırdım. Taksici abi inip baktı, “sığmaz bunlar” dedi. “Sığdırıcaz” dedim. Bir şekilde itiştirip kakıştırıp sığdırdık, 1.88lik bir birey olarak koltuğa sıkışıp, bazı şeyleri kucağıma alıp 50-60 kilometrelik yola koyuldum. Ayaklı askıyı bir yere sokamadık, en sonunda “lanet gelsin ya” deyip belki işine yarayan biri olur, belki atarlar diye kapının önüne sorumsuzca bıraktım.

Şu an ailemin yanındayım. Bu ne kadar devam eder, ya da hiç sonlanır mı, ya da en azından işin maddi kısmı düzelir mi bilmiyorum. İki hafta önce, taşındığımdan sadece bir gün sonra her tarafım ağrıya ağrıya bir workshop’a katıldım, ondan da pişman değilim. Çok memnun kaldım. Sonra eve getirdiğim eşyalarımı yerleştirmek, evden ayrılırken kuzenime ödünç verdiğim kitaplık, vs. gibi mobilyayı taşımak gibi şeylerle geçti. Tam on gün internet bağlatmakla uğraştım.

Şu an tezimin geri kalan kısmının çoğunu halletmiş durumdayım. Muhtemelen bir haftaya biter ve yollarım. Tabii bunun değerlendirme aşamaları da var. O süreçte akademik yayın üretmek istiyorum. Her şeyin kesin çözümsüzlüğe, dolayısıyla da ümitsizliğe bağlanıp ortada hiçbir çıkışın kalmaması bir manada hayatımı düzene soktu. En azından Ağustos ayının tamamında yaptığım gibi tüm zamanımı olmayacak şeylere harcamıyorum, çünkü olmayacağını biliyorum.

Olabilecek şeylere yoğunlaşıp okulla ilişiğim (maddi açıdan ve lokasyon açısından kesilmesine rağmen) resmi olarak sürüyorken de, resmi mezuniyetimle sonlandıktan sonra da bir şeyler üretmek üzere kenara birkaç analiz, onlarca ilginç fikir koydum, bunları bazı çalışma arkadaşlarımla da paylaştım ne yapabiliriz diye, ara ara onlara da bakıyor, üzerlerinde çalışıyorum.

Önümüzdeki yıl boyunca doktora başvuruları yapmaya devam edeceğim. Bunlar yine kaliteli kurumlar olacaklar. Sırf doktora yapmış olmak için yapmayı planlamadığımı beni tanıyan herkes biliyor sanırım artık. Tezimi bitirdikten sonra (halen arıyor olduğum) bir iş bulabilirsem girerim, bulamazsam lisans yıllarımın kabusu çeviri ile üç beş kuruş kazanıp aileme de katkıda bulunurum. Yani bir şekilde idare ederim. Belki olursa güzel bir doktora programına kabul alıp daha güzel, daha insana değer veren, daha kaliteli, lafta değil gerçekten prestijli üniversitelere, diyarlara giderim. Belki olmazsa askerliği aradan çıkartıp gençlik ve yetişkinliğim boyunca yapmak istediğim tek şeyle ilgili tüm ümitlerimi kaybedip nefret ettiğim bir işte çalışmaya başlarım.

Yapmayacağım tek bir şey var. Bir daha Koç Üniversitesi’yle ilgili herhangi bir sürece ümit bağlamak, uğraşmak. Ek LLM konusuna (kadro nedeniyle, tabii onları da işten çıkartmazlarsa) hala azıcık sıcak bakıyorum. Bakalım Koç Üniversitesi bana ve en önemlisi de benden çok daha kaliteli, tecrübeli, donanımlı birçok insana daha neler yapabilecek.

Ben sadece insanların ulaşılabilir olduğu, kaynakların mantıklı ve öğrenci-akademisyen yararına kullanıldığı bir bilim üretim ve tüketim merkezi istiyorum. Okulumu, -okul suretinde- evimi geri istiyorum. Ben bundan sonra orada olmayacak olsam bile Türkiye’de yaratılmış en önemli değerlerden birinin bu kadar korkunç şekilde harap edilmesine üzülüyorum. Hep beraber o eski kaliteli, ilgili, öğrencilerinin ve akademisyenlerinin iyiliğini ve başarısını düşünen Koç Üniversitesi’ni geri getirebiliriz dersem yalan söylemiş olurum. İş yine şu anki durumun böyle olmasını “uygun görmüş” küçük bir grubun eline bakıyor, ve onlar bu “hep beraber”in içinde  değiller. Yıllardır da olmadılar.

Hep söylediğim gibi, ben inanmıyorum. Ama siz inanıyorsanız, ya da bu ifadenin inançla alakasız bir formu mevcutsa, hakkımı helal etmiyorum.

4 thoughts on “Kötücül Bir Şirket Olarak Koç Üniversitesi”

  1. Yusuf hocam merhaba. Koç Üniversitesi’nden yüksek lisans yapmak yapmak için burslu olarak kabul edildim. Lisansüstü öğrenci evlerinde kalmayı tercih ettim. Yazınızda bahsettiğiniz asistan lojmanlarında kalacaksam eğer, burslu olsam dahi, bir depozito bedeli ödemek ve aylık olarak kira vermek zorunda mıyım? Çünkü şurada ödemem gerektiği yazıyor:
    http://dorm.ku.edu.tr/tr/assistant-apartments
    Teşekkür ederim.

    1. Merhaba. Burslu olmak ya da olmamak fark etmiyor. Ben de ödedim, çıkarken alacağım. Standart prosedür bu. Yine de yazının içeriğiyle alakasını kuramadım. Yurt Müdürlüğü’ne ulaşırsanız size net cevap verebilirler.

  2. yusuf abi, bu sene tm3 dalında 18 bin sıralama yaptım,yazınızı daha okumadım.Bu sene tercih yapmadım. Ben Muğlada yaşıyorum.Maddi durumum özel üniversitelerde yüzde 100 burslu okumak şartına elverişlidir.Koç Üniversitesi sitesinde bursların eğitim süreci dahilinde azalmayacağını söylememektedir.Yurt yaşamı benim için sıkıntı oluşturabilir mi?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *