Başka-Yerli Olamamak

Hrant Dink’i ve bu coğrafyanın ona, onun gibilere yaptıklarını tekrar tekrar anacağımız bu günden birkaç gün önce Ortadoğulular olarak sorunumuzun ne olduğunu daha önce hiç olmadığı kadar net fark ettim. Gerçi Ortadoğu diyorsam geniş ve kendine özgü bir bölge olduğundan diyorum. Bu kategoriye Kuzey Afrika’yı ve Güney Asya’yı da sokabiliriz. “Doğululuk” diye kısaltabiliriz. Biz bu bölgelerin insanları olarak başka-yerli olamıyoruz. Evet. Kötülerimizdeki bu çürümüşlüğün, iyilerimizdeki bu çaresizliğin başka bir açıklaması olamaz. Coğrafya maalesef kader, bu yaklaşım kaçınılmaz.

Oturduğu yerden Ortadoğu analizi savuran pembe yanaklı beyaz adam tahayyülü yeterince gerçekçiyken, belki uzun yıllar Batı-Doğu meselesi üzerine kendimle yaptığım tartışmaların sonucunda, meseleyi bunun ötesine taşımaya karar verdim.

Önce şunu tekrarladım: Ortadoğu’yu (evet canım, muhteşem[!] İstanbul da dahil) hiç görmemiş birinin Ortadoğu yorumu Ortadoğu’yu yaşamış birin yorumuyla dağlar kadar farka sahiptir. Birincisinin yorumu hiçbir zaman ikincisi kadar gerçekçi veya değerli (doğru veya güzel demiyorum) olamaz.

Sonra şunu dedim: Ortadoğu’yu hayvanat bahçesi ziyaret edercesine “farklı kültürler görüyorum” ayağına incelemiş, İstanbul’a geldiğinde ilk işi kendine fes satın almak, Bodrum’a indiğinde ilk işi kuma atlamak olanın yorumu da böyledir.

Duramadım, şunu dedim: Ortadoğu’ya en az birkaç aylığına iş veya eğitim için gelmiş, ev tutmuş, yerleşik hayata her geçen gün daha da alışmış birinin yorumu da böyledir.

Hızımı alamadım, olayı şuraya taşıdım: yetişkinliğinde buraya yerleşip de aksanı dışında neredeyse has Türkiyeli diyebileceğimiz duruma gelmiş, yıllarını buraya harcamış birinin yorumu da böyledir.

Nas__gaza_gelip___kt_ysam..._Vapur_745_teymi_

Neden dedim? Jetonum düştü bir an, ondan dedim. Sorunumuz belli bir kültürün içine doğmak, belli bir kültürle yoğrulmak ya da onu temsil eden çoğunluğun arasında olmak değil. Sorunumuz hiçbir zaman başka-yerli olamayacak olmak. Başka bir deyişle, “dönüp gelebileceğimiz” başka hiçbir yerimizin olmaması.

Canını tehlikeye atıp kendi isteği ve meslek/insanlık aşkıyla savaş bölgelerinde, açlığın ve sefaletin kol gezdiği rezil coğrafyalarda aylarını, hatta bazen yıllarını geçiren çok cesur insanlar var. Yine de bu insanlar başka-yerliler. O korkunç şartlarda ne kadar, ne derece kalırlarsa kalsınlar, başlarına biz Doğuluların bazılarının başına her gün gelen çok uç şeyler gelmedikçe işleri bittiğinde, hevesleri geçtiğinde, vicdanları ya da sağlıkları el vermemeye başladığında oralardan kalkıp çok daha güzel yerlere “dönebilecekler”.

Bunu illa ki en uç şartlarda en uç cesaret örnekleri üzerinden değerlendirmeye gerek yok. Herhangi bir sebeple Türkiye’yi, İstanbul’u, belki İstanbul’un bizim yaşamaya imkan bulamayacağımız en güzel semtlerini beğenip gelmiş bir Batılı, hevesi geçtiğinde ya da parası bittiğinde muhtemelen İstanbul’dan birçok açıdan daha iyi, daha güzel, daha medeni evine dönebilecek. Kadınsa ait olduğu, “gerçek anlamda oralı olabildiği” şehrine dönüp, burada hiç yapamadığı gibi korkusuzca sokaklarda dolaşabilecek geceleri. Romantizmi artık aştıysa ve tecrübe kazandıysa şehrinin ortasındaki kocaman parkına oturup kitap okuyacak, ve kimse “n’apıyo lan bu entel” demeyecek ona bakıp.

Mesleğini mi yapıyor? Burada haksızlığa mı uğramış? Vice muhabirlerini hatırlayın. İki beyaz İngiliz sınır dışı edildi apar topar, çünkü Muhammed Resul adında bir adam üzerinden güç gösterisi yapmak çok daha kolay. Bu aynı zamanda bir ortadoğu tanımı: “esmerin esmere artistliği.”

Ya da Geerdink’i hatırlayın. Yaşadığı, gezdiği Türkiye şehirlerini anlata anlata bitiremeyen, belki gerçekten çok seven, belki gerçekten çok güzel zaman geçirmiş ve samimi şekilde ilgilenmiş olan Geerdink, önce terörden soruşturuldu, sonra apar topar yollandı. Biz soruşturulsak çoğu zaman ilk işimiz sevdiklerimize veda edip ömrümüzün bunlarla geçeceğini kabullenmek olur. Yine de her zaman dönebileceği yer Suriye, Bangladeş, Yemen değildi. Yine de her zaman dönebileceği yer dünyanın en özgür, en medeni, en gelişmiş, en müreffeh ülkelerinden biri olan Hollanda’ydı.

225454_10150185616908283_666783282_7024854_570070_n

Biz ise her zaman buralı olacağız. Temelli gidebileceğimiz, “geri dönebileceğimiz” başka hiçbir yerimiz yok. Biz gitsek, sevdiklerimiz burada. Biz kopsak, yakınlarımızın çektiklerini önemseyeceğiz. Bu ülkeye ve coğrafyaya bağlılığımız, belki isteyerek, belki istemeyerek binlerce yıl sürecek. Bundan daha acı ne olabilir?

Hrant Dink, tüm kalbimle inanıyorum ki, bu ülkeye ve coğrafyaya isteyerek bağlı olanlarımızdandı. Hrant Dink, başka hiçbir yerli olamazdı. Kendi kalbinden gelen, ve elinde olmayan bu bağlılığın bedelini canıyla ödemek zorunda kaldı.

En çok kendine ve kendinden olana zarar veren bir coğrafya burası. Kendine ve kendinden olana en çok kendi zarar veren de bir coğrafya aslında. Bu coğrafyayı seveceğiz. Bu coğrafyayı sevmeyeceğiz. Burada kalacağız ya da buradan gideceğiz. Burayla ilgilenmeyeceğiz ama bu ilgisizlik bizi içimizden kemirecek, ya da dönüp bakıp dertleneceğiz. Hep buralı olacak, hiçbir zaman başka-yerli olamayacağız. İlla ki bayıldığımızdan değil, bu coğrafya bize başka hiçbir şans bırakmadığından.

Batılı için kendi ülkesi tam olarak böyle midir bilemem, siz de bilemezsiniz. Bizim için böyle. Batılı için coğrafya kader midir bilemem, ama bizim için böyle.

Seve isteye mahkum olduğu bu coğrafyayı güzelleştirmek, çözüm ve insanlık üretmek için gerçek manada canını dişine takan Hrant Dink’i saygıyla anacak olsam da, maalesef bu onu geri getirmeyecek.

Belki kötülerimizin çürümüşlüğü, iyilerimizin çaresizliği karşısında yapabileceğimiz tek şey içimizi dökmektir.

1 thought on “Başka-Yerli Olamamak”

  1. Ne kadar yerinde bir yazı olmuş Yusuf Salman!
    İnsanın ilk kelimelerini ettiğini, ilk kez sevdiği, ilk kez kavga ettiği, büyüdüğü, özümsediği yerle bu kadar çelişkili bir ilişkisi nasıl olur diye düşünüyorum hep. Bir yerden hem bu kadar nefret edilir hem de oraya bu kadar bağlı olunabilir mi? Bu durum biraz toplumsal mizaçla ilgili. Söylediklerine aynen katılıyorum ama bu söylediklerin birçok açıdan Ortaçağ’da, hatta binlerce yıl öncesinde, donmuş bir coğrafyanın içine sıkışmış 21 yy. “aydın” kesimine hitap ettiğini de düşünüyorum. Okuma yazması olmayan anneannem (okuma-yazma durumunu “aydın” kesime tezat olsun diye yazıyorum; sonuçta “okur” olmak dünya görüşleriyle ilgili önünüze çok daha fazla seçenek sunuyor), örneğin, başka-yerli olmayı hayal bile etmemiş Fransa’da yaşadığı 11 yıl boyunca. Tabi ki Fransa’da bir Türk’ün yaşadıklarıyla Türkiye’de bir Fransız’ın yaşadıkları farklı dinamikler; ama yine de bu şekilde başka bir grubun da varlığı çıkıyor ortaya: Doğduğu topraklara aşk-nefret ilişkisi ötesinde sorgulanamaz bir bağlılık duyan ve bunu norm kabul edenler. Daha iyi bir alternatifin olduğunu bilmek veya o alternatifin varlığını reddetmek bu toprakların hep iki ucunu temsil etti, edecek. Bunu içinden çıkılmaz bir felsefi tartışmaya çevirmek istemem; ama bu açıdan bakıldığında dünyanın herhangi bir yerinde içinde bulunduğu coğrafyadan “rahatsız,” onu “özgürleştirmek” ileriye taşımak isteyenler hep vardılar, hep olacaklar. Bizim en büyük çaresizliğimiz bunu Türkiye’de yapmanın insanların hayatlarına mal olması…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *