Zannedersem Tek Eksiğiniz Yeni Bir Merkez Sağ Partiydi

Bu yazıyı spesifik görüşler üzerinde yorumda bulunmaktan ziyade, bu konu hakkında en azından kendi çevremde bir tartışma başlatayım da birlikte bir şeylere ulaşalım diye yazıyorum. Yani önce siz benimkini göreceksiniz, sonra ben de sizinkine bakacağım. Bozulmaca yok. Beni yıllardır en çok hayrete düşüren, “yeni bir merkez sağ parti lazım” görüşünün aşırı yoğun şekilde savunulması oldu. Hatta AKP destekçileri arasından demokrat gözükmek isteyenler dahi “tabii canım, renk olsun” diyerek bu görüşü desteklediler ya da destekler gibi yaptılar. Belki böyle bir partinin çıkmasına izin verecek bir ortam olmadığını bildiklerindendir.

Bu görüşle ilgili birçok sıkıntı var.

Birincisi, siyasi ortama bakıp “şunun yenisi lazım” demek çok kolay. Bu görüşü savunan birçok kişi olaya öyle bir yaklaşıyor ki, belki öyle düşünmüyor olsa bile, zannedersem tek/ilk/en önemli eksiğimiz yeni bir merkez sağ partiymiş gibi gözlemlerde bulunuyor. Yani “ah, bir yeni merkez sağ partimiz olsa, her şey çözülecek” kafası. Bir şeyin akla gelmesi bu kadar kolaysa şüpheyle yaklaşmak lazım, çünkü altında incelenmemiş bir şeyler kalmış olması çok muhtemel.

Merkez sağ (temsili)
Merkez sağ (temsili)

İkincisi, bu söylemin kökeni pis kokuyor. Nasıl mı pis kokuyor? Daha ülkenin yarısının AKP’den kayıtsız ve şartsız nefret etmeye başlamadığı dönemlerde, yani çok değil birkaç yıl öncesinde, biz AKP’nin uygulamalarına ve gidişatına tepkili olanlar olarak herhangi bir eleştiride bulunduğumuzda karşımıza çıkan bir duvar vardı hatırlarsanız. Bu duvar “iyi de alternatifi ne?” duvarıydı. Bu sistemin ve sistemdeki en büyük oyuncunun baştan aşağı kokmuş, daha da kokmaya devam eden bir tehlike olduğu gerçeğini kabullenmek istemedik. Tamamen farklı kişilerden oluşan ve farklı meselelerle ilgilenen muhalefetleri “halkın istediği bu değil ki” (çok biliyoruz ya) diye aşağıladık, daha doğrusu aşağıladınız. Yani iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin, demokrat ya da değil bir felsefe vardı, “halk” diye tabir ettiğimiz (çoğu zaman kendimizden bağımsız düşündüğümüz) kitle bu felsefeye bayılıyordu. Bu felsefenin arızalı ve tehlikeli olması ihtimali düşünülmedi, doğru düzgün tartışılmadı bile. Hmm, çalışıyor, halk istiyor (oy vermiş, istiyor olmalı), demek ki problem varsa aynı tarifin salçasını, biberini değiştirelim, yeter. Yetmezdi. Yetmez.

Hep aynı bokun lacivertini, yapacağımız çocuk sayısından nerede alkol alacağımıza kadar karışan bir siyaset odağının “alternatifini” aradık. Tartıştığımız veya tartışmamız gereken meselelerin farklı farklı şeyler olduğunu bile görmezden gelerek, tüm siyasi partilerden AKP gibi davranmalarını bekledik, çünkü göründüğü kadarıyla çalışan yöntem oydu, yöntem AKP için çalışıyorsa doğru yöntemdi. Yıllar boyu “senin gittiğin yol yol değil” dediğimiz kim varsa, “tamam AKP kötü de, oy verilecek başka hangi parti var” diye cevap verdi. Burnunuzun hemen önünü göremediniz. Yıkıcı ve barbar bir güce ısrarla, tekrar tekrar, 13 fucking sene boyunca güvenebilen, kredi verebilen insanlar bu kredinin binde birini başka herhangi bir partiye vermediler. Hep aynısının lacivertini, alternatifini aradılar.

Bu alternatif neydi? Merkez sağ bir parti. Halen her seçim sonrasında bu “alternatif” arayışına giriyor, her seçimden çıkan AKP “galibiyeti”ne klişe yorumlar yaparak, merkez sağ bir parti gibi davranmayı başarı addediyor, muhalefet partilerini birer merkez sağ partisi gibi davranmadıkları için başarısız görüyoruz.

AKP’nin her seçimde koltuğa daha fazla sarılmasından daha kötü bir şey varsa, o da AKP’nin bu ülkenin normali haline gelmesi. AKP’yi ülkenin normali olarak kabullenmişsiniz ve onu yıkmak için tek umut ışığı olarak ona benzer şeyleri getirip koyuyorsunuz önümüze. Bazılarımız bu şeylere sarılıyor, yine klişe söylemler arasında çuvallayıp duruyoruz. Bazılarımız ise yemiyoruz.

Yanlışlardayız.
Yanlışlardasınız.

Örneğin “Erdoğan’a siyasette galip gelebilmek için karşısında güçlü bir tek adam çıkartmak lazım” ifadesinin “yeni bir merkez sağ parti lazım” ifadesinden ne farkı var? Bunları söylemek, Türkiye insanı “medeni, eğitimli, kibar ve iki lafı bir araya getirebilen, bağırıp çağırmayan” gerçek bir lideri hak etmiyor demek değil mi? Ya da bireysel ve kolektif özgürlükleri savunan, insan haklarına saygılı ve -görüntüde veya iddiada değil gerçekte- ülkeyi kalkındırabilecek bir siyasi partiyi hak etmiyor muyuz? Seçim sonuçları gösteriyor ki %50 haklısınız. Belki bazılarımız hak etmiyoruz. Belki bazılarımızın tek ihtiyacı yeni bir merkez sağ parti veya GÜÇLÜ BİR TEK ADAM. Ben bu “bazıları”na dahil olmayı reddediyorum, çünkü bu medeniyetsiz, barbar, bağırıp çağırmalı, insan hak ve özgürlüklerinin yakınından bile geçmek istemeyen siyaset ortamını normalimiz olarak kabullenemeyiz, kabullenmemeliyiz de. Aradığımız şey de yeni bir merkez sağ parti olamaz, olmamalı. Daha sonra yeni bir AKP olacak bir AKP çakmasına değil, gerçek demokrasiye ihtiyacımız var. Buna da var olan, korkunç bir opsiyon olduğu defalarca kanıtlanmış, ülkeyi içinden çıkılması çok zor dertlere sürüklediği belli bir şeyin “alternatifi” ile ulaşamayız.

Hem mantıklı olsun, hem insancıl olsun, hem bir şeylere AKP’den daha iyi açılardan yaklaşsın, hem herkese hitap etsin, hem kendi çizgisinden ayrılmasın, hem de iktidar olmak ve bir şeyleri gerçekleştirmek istiyorsa tam olarak AKP gibi davransın. Bu normal mi? Yani bal buldunuz, kaymak istiyorsunuz, üstüne şeker ekmek istiyorsunuz, bununla birlikte ortaya çıkan şey tatlı olmasın da istiyorsunuz.

İnsan faktörünü tamamen yok sayan, ortaya çıkan her türlü nümerik sonucu kolektif bir bilince veya o sonucu talep eden tarafların iradesine bağlayan, birçoğu oturup birlikte çay içemeyecek ayrışmışlıktaki kitlelerden “mesaj” bekleyen veya her türlü sonucu böyle bir mesajın varlığına bağlayan bu yaklaşımlardan gına geldi hakikaten.

Bakın Galatasaray Benfica’ya 2-1 yenildi. Acaba Benfica’nın bu “başarısı” Benfica bu sonucu daha çok istiyor diye mi gerçekleşti? Kazanmak istemeyen var mı? Ya da mesela, maçın sonucu sadece Benfica 2 gol attığı için mi 2-1? Biraz olsun “Galatasaray da 1 gol attı diye” 2-1 değil mi?

Yani diyorum ki, bazı ezberleriniz var ve bu ezberlerinizi mantık diye bildiğiniz yerleşmiş algoritmalara oturtmaya bayılıyorsunuz. Örneğin bu seçim sonucu, AKP’nin daha iyi, muhalefetin daha kötü iş çıkartmasından mı kaynaklandı? Kaynaklandıysa sadece ama sadece bundan mı kaynaklandı? Bir partinin %25 civarı oy artışı normal mi, ve sadece parti politikalarıyla, vaatleriyle, özetle bu partilerin ne kadar çalıştıkları ve kazanmayı ne kadar istedikleriyle açıklanabilir mi? Tabii ki açıklanamaz. Öyleyse neden açıklamaya çalışıyorsunuz?

Sakin olun. Düşünen ve alternatif değil, değer üreten ekibi tekrar topluyoruz.
Sakin olun. Düşünen ve “barbarlığa alternatif değil medeni değer” üreten ekibi tekrar topluyoruz.

Tabana hitap meselesi bundan çok daha karmaşık. Tabana hitap dediğiniz şey size hiç oy vermeyeceğini bildiğiniz insanları hedef göstermek, kaostan nemalanmak, insanları korkutup oy arttırmaya çalışmak ve bunu açık açık “şundan sonra oyumuz arttı” diye utanmadan ifade etmekse, bırakın “iyi bir muhalefet” dediğimiz şey tabana hitap etmeyiversin. Kaldı ki tabana hitap etmek, iktidarın benimsediği ve sizin tanımını kabullendiğinizin aksine, bu değil.

Türk milliyetçisi Kürt vatandaşların acı çekmelerinden zevk alıyorsa, bırakın “iyi muhalefet yapmak” o milliyetçinin taleplerine de hitap etmek olmasın. İslamcı ülkedeki Ermeni ve Yahudi vatandaşları düşmanı olarak görüyorsa ve onları birer tehdit olarak algılıyorsa bırakın iyi muhalefet yapmak bu önyargılı çirkin görüşü sırf islamcıya hitap etme adına gizliden ya da açıktan teşvik etmek olmasın. Bir rahat bırakın da, iyi muhalefet tanımını mesela “yoksulluğu ortadan kaldırmak” değil de, “illa ki var olması gereken yoksula yardım etmek” şeklinde yapmak zorunda kalmayalım.

Sizin sorununuz ne, biliyor musunuz? Türkiyeli olmanız. Daha geniş manada, Ortadoğulu olmanız. En muhalifiniz bile gerekli şartlar sağlandığında iktidarın dilini tek iletişim aracı olarak kabullenebiliyor. AKP başarılı. Neden? Daha çok oy aldı. Oldu canım. Bu farkında olarak ya da olmayarak güçlünün yanında konumlanmaktan başka bir şey değil. Artık yeni bir dil üretmemiz gerekiyor o “çok değerli” analizlerimizi yaparken. Bu ülkede bazı şeylerin çalışmadığı belli. En Güzel Hikayem adlı parçada değinildiği gibi, bazen, ne yaparsan yap, olmuyor bazen. Belki yapacak hiçbir şeyimiz kalmamıştır, insan olmak ve insanı savunmak dışında tabii…

Bu noktada kimin -tamamen iktidarın belirlediği ve pompaladığı, sizin de yediğiniz ölçütlerle- başarılı, kimin başarısız olduğunu tartışmanın pek manası kalmadı. Zorlu bir yaşam mücadelesine devam etmek zorunda kalacağımız dört yıl daha var önümüzde. Bunu kabullenmek zorundayız, ama bize dayatılan başa çıkma, tartışma yöntemlerini kabullenmek zorunda değiliz. Kabullenmeyin, ayık olun. Bir tanıma, bir yaklaşıma bakar bu kötü günleri, yılları güzelleştirmek. İktidarın ağzıyla konuşmayın, bir şeyi iktidarın dayatmadığı şekilde tanımlayın, bir şeye iktidarın dayatmadığı şekilde yaklaşın yeter. Gerisi gelecek.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *