Usturuplu Dönmek ve Türkiye Siyasetindeki Çılgın Manevralar

Şu an bunu okuyorsa gülümseyecek bir arkadaşla yıllar önce muhabbet ediyorduk. O aralar siyaset de bu kadar bulanık değil ve Ahmet Hakan da bu kadar “orta yolcu pısırıklık” esiri değil. Konuşma sırasında lafı geçti, “ben Ahmet Hakan’ı hiç sevmiyorum yahu” dedi. Neden, diye sordum, çünkü Ahmet Hakan siyasi görüş olarak ona çok yakın gözüktü bir an, anlam veremedim. “Sevmiyorum, çünkü döndü, ve öyle usturuplu döndü ki kötü laf edemiyorum” dedi. Bir şekilde tepki gösterecek birilerini aramaya yeni yeni başladığımız yıllardı o aralar. İnsan, özellikle ortalama genç insan, toplum önündeki figürün net olmasını istiyor. Bu öyle “ya bizden olsun, ya onlardan” tarzı Jedi vs. Sith kapışması şeklinde olmak zorunda değil. İnsanların tepki göstermeyi hak ettikleri o kadar çok şey var ki, kimse hiçbir şeyi kaçırmak istemiyor. Net olsun ki tepkimizi de ona göre verelim.

30511640
Pozisyonu net, geçişi buğulu bir arkadaş. Fotoğraf: Hürriyet

Geçmişimden hiçbir zaman utanmadım. Belli bir döneme kadar gayet inançlı, ondan hemen önce gayet dindar bir insandım mesela. Bu belli dönem üzerinden bir on yıla yakın geçmiştir, ama benim yaşımdaki biri için bence gayet normal. Bununla çakışan başka bir dönemde şu an “ulusalcı” dediğimiz yaklaşımdaydım. Cumhuriyet Mitingleri’ne katıldım, pişman değilim. Hatta şu an o genel görüşten çok uzak olsam da oradaki kaygıların birçoğunun gerçekçi olduğunu, liboşların ve nefret dolu İslamcıların iddia ettiği amaç ve gidişatla o mitinglerin hiçbir alakası olmadığını düşünüyorum. Ben, Yusuf Salman olarak geriye dönüp baktığımda, 28 yıllık hayatımda kaç tane geçiş veya dönüşüm noktası bulursam bulayım açıklayabiliyorum. Dolayısıyla kimse bana çıkıp da “yahu seni 2007’de şurada görmüştüm, nasıl böyle oldun, yuh” demiyor. Daha önce doğru bildiğim, şu an yanlış bulduğum şeyleri de çıkıp “yanlış biliyormuşum” diye ifade ediyor, ihtiyaç hissedersem özür de diliyor, düzeltmesini de yapıyorum.

Ben 28 yaşında, hayatı boyunca birçok şeyle uğraşmış ama etkin diyebileceğimiz bir konuma gelmemiş sıradan bir vatandaşım. İstersem yukarıdakilerin hepsini çöpe atıp keskin bir dönüşle bambaşka kimliğe de bürünürüm herhangi bir sebeple, istemiyorum, o ayrı. Bürünürüm, ve kimsenin umurunda bile olmaz. En fazla arkadaşlarımla aram açılır, “ne boktan herifmişsin” denir, boktanlığım ve tutarsızlığım -bilinçli şekilde böyle bir şey yaparsam hak edeceğim gibi- yüzüme vurulur. Yani beni bundan alıkoyan sadece insanlığım ve küçücük ortalama vatandaş çevrem. Bir manada kendime olan inancım ve gururum. Ama eskiden böyle değilmiş.

Birçok araştırmada ve muhabbette çalışma masasından “en az güvenilen” istatistiği olarak kalkan siyasetçilerin en büyük sorunları yaşlı olmaları. İletişim çağını da, interneti de, medyanın “isterlerse %99’unu satın alsınlar” hiçbir zaman tamamen onların kontrolüne geçmeyeceğini de anlayamıyorlar. Bir hata, bir yanlış yaptıklarında ve bunu kendi medyalarında perdelediklerinde her yerde perdelenecek sanıyorlar. Bir kesimi aldatabiliyorlarsa her kesimi aldatabileceklerini düşünüyorlar. Kafaları eskide kalmış çünkü. Yaşlı insanlar bunlar.

Selamün aleyküm. Fotoğraf: SoL
Selamün aleyküm.
Fotoğraf: SoL

Numan Kurtulmuş’un yıllarca siyasi rakip diye etmediği hakareti, yapmadığı aşağılamayı bırakmayıp da malum kişiye yanaşması da bu yüzden, İhsan Özkes’in -bence tamamen yanlış- siyasi hesaplarla usturupsuz dönmesi de bu yüzden. Ülkenin en büyük sorunlarından biri “accountability”. Türkçesi yok. En yakın çevirisi “hesap verebilirlik”. Şimdiye kadar hesap vermemeye alışmış bir siyasi kültür, kendisi gibi çürümüş, yozlaşmış, yaşlanmış bireylerle desteklenmeye devam ederek, lanet olası 2015 yılının sonlarına doğru da “hiç hesap vermeyecekmiş gibi çek panpa” pozlarıyla devam edebileceğini sanıyor.

İnsanların “yamandıkları”, “yanaştıkları”, “göz kırptıkları” yer iyice yozlaşmış, bu yozlaşma da o yerin etrafındaki kitlenin (tabanın?) kabullenme eşiğini iyice düşürmüş olabilir, ancak aşağı yukarı %40lık bir kesim dışında herkesin gözünde “siyaseten ahlaksız” olmaya değer mi? Anladığım kadarıyla değiyor.

Geçen hafta evimde kalan tüm eşyalarımı aile evime nakletmek için kullanmak durumunda olduğum takside güzel bir muhabbet geçti, “annesi-babası tarafından Ferrari alınmış 18lik genç”ti muhabbetin konusu. Taksici abi “bir o tarafa doğru geçiyor, bir bu tarafa doğru geçiyor, eğleniyor çocuk” diye bahsetmişti, ki “zengin piçi” muhabbeti beklediniz değil mi? Tabii ki konu çocuk yetiştirmeye ve aile kavramına da geldi. Ben de tam olarak şunu dedim:

Ailem multi-milyoner olsa ben de bir genç olarak Ferrari’m olsun isterdim. Şu an elimde multi-milyonlar olsa ben de bir genç olarak Ferrari alırdım.

Alırdım. Çünkü sorun Ferrari almak, alıp da eğlenmek değil. Sorun kimin parasıyla alındığı. Bir genç, ailesinin parasıyla sahip olduğu bir Ferrari’den eğlence ve tatmin sağlıyorsa bize -o genç açısından- bok yemek düşüyor. “Nereye bağlayacak acaba” dediğinizi duyar gibiyim. İşte yukarıda bahsettiğimiz yaşlı insanlar, bizim paramızla Ferrari alıp önümüzden geçerek hava atma peşindeler. Para bizden çıktığı için bu sefer Ferrari bizi ilgilendirmeli, ama daha da çok ilgilendirmesi gereken başka bir konu var: üslup.

Ellerini pişkin pişkin cebimize atıyorlar, bundan yarar sağlıyorlar, yarar sağlamakla kalmayıp havasını da atacaklar ama onu da beceremeyecek kadar yaşlı ve karaktersizler. Çünkü bana Ferrari verseniz boş ve uzun yol bulup keyfini çatarım, hız yaparım, gece eğlenmeye çıkarım. İhsan’a Ferrari verseniz işten çıkıp evine gidecek. İhsan yaşlı. İhsan, aylar boyu en ağır hakaret ve ifadelerle andığı şeylere çok sert bir U dönüşüyle sarıldıktan sonra “kuran dinledim, namaz kıldım” gibi kısa bir ifadeyle gündemden kaçabileceğini sanıyor. “Ferrari’ye LPG taktırdım, milli servet fazla erimesin”. İyi de, sen Ferrari’ye LPG taktırmış bir adamsın günün sonunda. O artık Ferrari değil.

E be kardeşim, lafta alkolünüz yok, sigarayı Reis yasakladı zaten pratikte, kumarınız yok, seksiniz yok, o villalarda top mu oynuyorsunuz akşama kadar? Yalının balkonuna yayılıp da Boğaz’a karşı rakı da içmiyorsunuz, ne yapıyorsunuz o deniz manzarasıyla? Yani yaşlı başlı adamlarsınız, ne bu hırs, demek istiyorum sadece. Çoluğunuz çocuğunuz dahil yedi sülaleniz şimdiden rahatta olmasa anlayacağım, ama daha bizden ne istiyorsunuz, canımızı mı alacaksınız?

Daha kaba tabirle “dönmeyi” bile beceremeyen, en ufak zeka kırıntısından yoksun insanlar tarafından sömürülüyoruz ya ona yanıyorum. Eli cebe attı, parayı kaptı, Ferrari’yi aldı, önümüzden geçerken hava atacak, ama araca LPG taktırmış. Kötülükte bile yetersizlik, gerçekten inanılmaz. Çok güzel bir laf var, kaynağını bilen beri gelsin:

Bunlara 1.3 milyon versen 300 bini ile Mercedes alıp 1 milyonu ile altın kaplatırlar.

Muhatap olduğumuz sömürgeciler bunlar. Biz ise Trainspotting’de McGregor’ın karakteri misali “it’s shite being right”** seviyesine ulaşmak üzereyiz. Ama hepsini hatırlıyor, hepsini kaydediyoruz, çünkü sansürcülüğü, baskıyı bile beceremiyorsunuz. Her gün bize yapacağınız türlü türlü kötülük düşünüp ellerinizi ovuşturuyorsunuz, acı ve ızdırap da yaratmıyor değilsiniz, ama onu bile tam yapamıyorsunuz. Başarısızsınız, yetersizsiniz ve öyle kalacaksınız. Bundan çok değil, 5-10 yıl sonra da en aşağı kahvehane sıfatlarıyla anılacaksınız. Durmak yok, yaşlılığa devam; çünkü biz hepsini not aldık.

** haklı olmak boktan bir şey. Orijinali: İskoç olmak boktan bir şey.

Bu yazı 1 Eylül tarihinde İçinizdeki İrlandalılar’da yayınlanmıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *