Suriye’den Kaçanlar ve Avrupa Duyarsızlığı

Geçtiğimiz günlerde “Kuveytli bir yetkili ‘Suriyelileri neden almamalıyız’ konusunu açıklıyor” başlıklı bir video dolaşmaya başladı. Video Arapçaydı ve İngilizce alt yazılıydı. Ben de Twitter’ın dilimize kazandırdığı “DOĞRUMUBU” çekincesiyle paylaştıktan sonra konuyu araştırmaya koyuldum. Konuyu ciddi ciddi sayfasına taşıyan hiçbir önemli haber kuruluşu yoktu. Bendeki Arapça da cılız bir seviyede olduğu için “almasak iyi olur, çünkü bıdı bıdı”dan ötesini pek anlayamamıştım. Biraz daha araştırmak istedim.

Ulaştığım sonuç şu ki, bahsi geçen adam “Kuveytli bir yetkili” değil. Kuveytli kendisi, hatta yetkili olduğu zamanlar da olmuş ama şu ara emekliymiş. Yani Kuveyt’i veya Kuveytlileri resmi olarak temsil etmiyor. Bu yine de kendisinin “ülkenin Suriyeli mültecileri almama” ısrarını desteklediği ve bu durumun da Kuveyt politikasıyla uyuştuğu gerçeklerini geçersiz kılmıyor. Kuveyt’in Suriyeli mülteciler konusundaki tutumu açısından diğer ilgisiz Körfez ülkelerinden ayrıldığı önemli bir kısım var. Suriye’den o veya bu şekilde savaş nedeniyle kaçmak ya da ülke içinde yaşadığı yerinden olmak zorunda kalmış insanlara yardım için toparlanan fonlarda Kuveyt’in de yardım ve yardım sözü açısından payı var. Yani “gelmesinler, siz alın ya da yardım edin, biz parasını ödeyelim” kafası.

Fotoğraf: Al Jazeera
Fotoğraf: Al Jazeera

 

Meşhur videodaki adamın dediklerini de Türkçe olarak özetleyelim burada:

Kuveyt mülteciler için uygun bir yer değil. Çok pahalı. Buraya çalışmak için kanunların izin verdiği şartlarda gelirlerse ya da burada yaşıyor olup Kuveyt’in yaşam şartlarına uygun maaş alırlarsa anca yaşayabilirler. Kuveyt’teki yaşam şartları ve kültür travma yaşamış, psikolojik olarak sorunlu insanların sağlığı ve yaşamı için uygun değil.

Belirttiğim gibi bu resmi bir açıklama değil, ve abi de “yetkili bir abi” değil, ancak sadece Kuveyt’i değil, aşağı yukarı tüm zengin körfez ülkelerini tarif eden açıklamalar bunlar.

Yani çok zengin bir kısım insan var, o insanların duyguları, ruh sağlıkları çok önemli. Öte yandan o insanların cebini doldurmak için var olan, çalışma şartları zerre önemsenmeyen, her geçen gün bir sürü insan hakları ihlaline maruz kalan kayıtlı ve kaçak işçiler var. İşçi ihtiyacı pek değişmiyor, ki gerek duyarlarsa bir yerlerden getirip rezil şartlarda çalıştırabiliyorlar. Zira dünya o kadar çirkin bir yer ki, “yok artık o kadar da…” dediğimiz her noktada daha da kötüsünü bulabiliyoruz. Daha da kötü her zaman bulundukça “o kadar da kötü değil”e olan ilgi de artıyor. Suriyeliler bu döngüye giremeyeceklerine göre insani yardıma ihtiyaç duyacaklar, ancak zengin ve yaşam şartları mükemmel kesim, aynı bizim ülkemizdeki orta sınıfta bile görüldüğü gibi yolda dilenen Suriyelileri falan görecek ve ruh sağlığı uf olacak. Tekrar ediyorum, bu resmi açıklama değil, ama devlet seviyesinde kim varsa böyle düşünmüyorsa dişimi kırarım.

Başka bir saçmalık ise İran. Geçende “Avrupa insani görevini yerine getirip Suriyeli mültecileri içeri almalıdır” açıklaması geldi Rouhani’den. İran sanki ilaç niyetine azıcık elini taşın altına koymuş gibi. Bölgenin bok gibi bir yer olmasından sorumlu kim varsa topu Avrupa’ya atıyor. Türkiye’de resmi sayılara göre 2 milyon civarı Suriyeli mülteci (diplomatik-doğru olsun diye sığınmacı diyoruz, o ayrı) var. Lübnan’da 1-1.5 milyon civarı. Lübnan’ın nüfusunun 4.5 milyon civarı olduğunu düşündüğümüzde, tüm sıkıntılara rağmen “yapılabiliyormuş demek” diyebiliriz. Yani, Türkiye’ye üç-dört yıllık bir dönemde 20 milyon mülteci geldiğini düşünün. Türkiye’nin şu an ülke olarak yaptığı şey de -sorunları olsa da- dünya şartlarında muhteşem, ama bir küçücük Lübnan’ın yaptıkları kadar muhteşem değil. Tekrar dönelim yardım etmeyen kesime.

Suriyeliler örneğin bir Suudi Arabistan’a gidemiyorlar ya da gitmiyorlar. Bu sadece “biz savaştan kaçıyoruz, bizi alın” meselesi değil. İnsani yardıma ihtiyacı olmayanlar da göçemiyor vize şartlarından dolayı. Suudi Arabistan ve türevleri, Suriyelilere vize vermemek için elinden geleni yapıyor. Bu elinden gelenin sebepleri olarak “terör tehlikesi” gibi uç ihtimaller ve “tuzu kuru, evcil hayvan olarak kaplan besleyen apaçi nüfusumuzun gözleri incinir” gibi sosyal sebepler var. Suriye’nin hemen dibinde bulunan ve teröristlerin girip çıktığı iddia edilen Türkiye 2 milyon kişiyi sorgusuz sualsiz alabiliyor, ama Suudi beyefendiler bin kişiyi bile alamıyorlar. Şahsi görüşüm, yukarıdaki Kuveyt yorumlarımdan öteye gidemeyecek. Yağ zaten bol, sürülecek göt sayısının artmasından endişeliler. Belki dişlerine dokunmayacak eli taşın altına koymak o zenginlikle, ama “aman Ali Rıza Bey, tadımız kaçmasın” şımarıklığı. Kimisi tümden ilgisiz kalıyor, kimisi dile getiriyor ama çeşitli sebeplerle reddediyor, kimisi Kuveyt gibi “aman bizden uzak olsun da” gibisinden para yardımıyla geçiştiriyor.

4 milyonu ülke dışına hareket eden olmak üzere 20 milyon civarı Suriyeli yerlerinden olmuş durumda. Ülke dışına çıkanların şartlarını da Twitter’da #kıyıyavuraninsanlık hashtagi üzerinden iki saniyede anlayabilirsiniz. Çok güzel bir şey yapıp ülkemize buyur ettiğimiz Suriyelilerin yaşam şartları ortada. Irkçı saldırılara uğruyor, fuhuşa sürükleniyor, sokaklarda dilenmek zorunda bırakılıyorlar. Daha iyi durumda olanları kaçak olarak inşaatlarda ve güvensiz şartlarda, asgari ücretin altında ücretlerde çalıştırılıyor, bazen çalışıp da ücretlerini bile alamıyorlar. Tabii ölümden iyidir diyeceğiz ama, ölümden çok çok iyi olmadığı kesin. Bir de bunun “tamam, insani yardım ama, iki milyon kişiyi bir tarafımıza mı sokacağız” kısmı var. Bu gayet haklı bir sorgulama. Bunu sorgulamak Suriye’deki savaştan kaçanlardan nefret etmeyi veya onlara kötü davranmayı da gerektirmiyor, çünkü “aldığımıza bakamıyoruz”. İnsanların “en azından Suriye’den iyi” olan Türkiye’ye geldikten sonra bile neden Avrupa’ya geçmek istediklerinin kanunsal statüyle ilgili sebeplerini Sıla güzelce özetlemiş. Yine de bunun insani ve yaşamsal yönleri de var.

Bu açıdan bakıldığında Avrupa’nın mülteci korkusu bir bakıma yersiz, çünkü sadece Suriyelilerle sınırlı olmamak kaydıyla göçmek, göçmenlik, iltica gibi şeyler daha çok “kötünün azıcık iyisi” yerleri ilgilendiren şeyler. Örneğin Eminönü’nde saat satan Afrikalı sayısıyla her yıl İngiltere’ye, Almanya’ya, Fransa’ya kaçak olarak giren Afrikalı sayısını karşılaştırmak lazım. Göçmek zorunda kalan insanlar genel olarak “yuh artık, yaşanmaz, korkunç” denebilecek berbat yerlerden, kötü ama hayatta kalabilecekleri yerlere göçen insanlar. Bu uzun süredir böyle oldu. Yani dünyanın göç ve insanlık ayıbı yükünü iyi yerlerden ziyade hep azıcık kötü yerler çekti. Oysa Macaristan o kadar da çekmemişti mesela. Daha geçen gün yeni gelen insanları önce kafeslere doldurup parmaklıklar arkasından sorguladılar. Sonra o insanlar ülkeye girdi. Önce trenlere binmelerini, sonra otobüsleri kullanmalarını yasakladılar. Birçok insan yüzlerce kilometre yürümek üzere yola çıktı, çektikleri onca şeyden sonra. Bu bana Türkiye’yle ilgili “her şeyi de devletten bilmeyin” argümanımı hatırlatıyor. Bir devletin, o devletin görevlilerinin ve yetkilerinin bu kadar iğrenç olması için, o ülkede şu veya bu şekilde o devleti ve yönetimi destekleyen korkunç insanların yeterli sayıda olması lazım. Hiçbir imkan ve şartta insanları kafeslere dolduramaz, trenlere binmelerini yasaklayıp yaşadıkları onca şeyden sonra onları yüzlerce kilometre tabanvaya mahkum edemezsiniz.

Özellikle Almanya, Avustralya ve Macaristan’da mültecilere yemek yapan, onları araçlarıyla sınıra götürüp getiren, giyecek ve para yardımı yapan pembe yanaklı Avrupalı tiplemesi gerçekten çok şirin, ancak buna çok kapılıp gerçekleri görmezden gelmemek lazım. Birleşik Krallık’ta onu iktidara taşıyacak kadar tuzu kuru kötü insan olmasa Cameron çıkıp göçmen ve mültecileri zararlı hayvan sürüsüne benzeten konuşmalar yapamaz. Dünyanın her yerinde olduğu gibi Avrupa’da da insanların önemli bir kısmı kötü insanlar. Yine de başka bir önemli ayrıntı var ortada: resmi olarak kabul edilen mülteci sayısı.

Bugün anti-mülteci ve anti-göçmen görüşlerin en yoğun olduğu büyük Avrupa ülkelerinde bile resmi olarak kabul edilen, veya kabul edilmesi kararlaştırılan Suriyeli mülteci sayısı yüz binlerle ifade edilebiliyor. 2 milyon Türkiye, 1.5 milyon Lübnan desek zaten 3.5 milyon insan eder. Yani geriye korkunç miktarlar kalmış durumda değilken, bu insani sorumluluğun önemli bir kısmını “Türkiye bile 2 milyon almışken…” diye başlayıp sövdüğümüz gelişmiş Batı Avrupa ülkeleri ve ABD gibi ülkeler çekiyor. Tabii ki bu ülkeler daha hızlı ve ilgili davransalardı ve 2 milyon insanla ilgili insani yardım organizasyonu ekonomisi ve insanı berbat olan Türkiye gibi ülkelere kalmasaydı daha iyi olmaz mıydı? Çok daha iyi olurdu. Yine de mevcut durum ve şartlarda yapılabilecek olan önemli ölçüde yapılmaya başlandı. Avrupa’yla ilgili ortadaki tek sorun, özellikle ortada Lübnan gibi bir örnek varken, Macaristan gibi ülkeler ve Macarlar gibi insanlar, yoksa ciddi sayılara ulaşan mülteci alımlarında gelişmiş Batı ülkeleri kendilerinden beklenenin çok daha fazlasını yapıyorlar. Özellikle de Müslüman nüfusun entegrasyonu ve toplum içi barış açısından ciddi sorunlar yaşamalarına rağmen.

Evet, bu uzun yazıyı sırf bir önceki paragraf için yazdım. Geçtiğimiz hafta boyunca katıldığım bir workshop vardı, orada tanıştığım Faslı bir akademisyenle yemekte bunun muhabbetini açtık. Arap dünyasıyla ilgili yaptığı eleştirileri hepimiz tahmin edebiliyoruzdur eminim. Ayrıntısına girip dedikodu seviyesine indirgemek istemiyorum. Özellikle Körfez ülkeleri olmak üzere Arap dünyasının birbiriyle ve çevresiyle ilişkisi ciddi sorunlu. Hatta buna neden hala “Arap dünyası” diyorlar ben de, Arap tanıdıklarım ve arkadaşlarım da şaşırıyoruz. Türkiye ekonomik olarak çok yanlış, siyasi olarak eksik ve saçma, ama insani olarak çok güzel bir şey yaptı. Özellikle Körfez ülkeleri, her biri onca kaynaklarıyla bunun onda birini olmasa da yüzde birini yapabilselerdi durum çok daha farklı olurdu.

Ortada diniyle, siyasetiyle, parasıyla, petrolüyle korkunç bir coğrafya var. Herkes birbirinden nefret edip kuyusunu kazıyor, kazdı ya da kazacak. İnsanlar, ne şekilde gerçekleşmiş olursa olsun, o coğrafyanın sorunları nedeniyle canlarını ve ailelerini korumak için coğrafyayı terk etmek zorunda kalıyorlar. Maddi durumları da, canları üzerindeki tehlike de, yaşam şartları da hep o coğrafyanın değerleri üzerinden ezelden beri kötü veya son zamanda kötüleşmiş durumda. Suriyeli biri canını ve insanlığını kurtarmak için kafasını kaldırdığında bir iki küçük örnek dışında en yakındaki, yanıbaşındaki komşuları öteki tarafa bakıyor. Zerre yardımı dokunmamış ülkeler pişkin pişkin “şu parayı alın da siz bakın bunlara” ya da “ABD Suriyelilere yardım etmek şeklindeki insani görevi yerine getirmeli” tarzı açıklamalar yapıyorlar. Bir zamanlar -diktatörlük altında olmasına rağmen- bölgenin en stabil, en modern, en yaşanılır ortamı ve kültürüne sahip, Ortadoğu’nun gözdesi, Arap dünyasının akın akın tatile ve gezmeye geldiği ülkesi olan Suriye, vatandaşlarına insani yardımda bulunmayı bırak, vize bile vermemek için bin dereden su getiren komşularla çevrili. Sorun vizeyle bile bitmiyor. Parası olan için bile, bir şekilde Avrupa’ya göçmek, bu korkunç barbar duyarsız köpeklerin ülkelerine göçmekten çok daha hesaplı.

Ortadoğu kesinlikle insanlığın öldüğü, gömülmeden çürümeye bırakıldığı yer. Ortadoğu insanları öldürüyor ya da terk-i diyar etmek zorunda bırakıyor. Ama burada bir şekilde zalim olan Batı, özellikle de Avrupa, değil mi? İsterseniz bir daha bakın.

Küçük not: bu konuyla ilgili yazmayı çok istemiştim. Normalde böyle şeyleri ifade etmiyorum ama açıkçası buradaki ilk iki yazımdan da pek tatmin olmadım. Nicelikten ziyade nitelik kovalamaya çalışıyorum. Ki tabii ki bu yazı çok okunursa mutlu olacağım. Yine de uzunca ifade edip, değinmek istediğim hiçbir şeyi halı altına süpürmeden, ilgililerin birçok açıya ulaşabilecekleri bir şey yazmaya çalıştım. Sevgiler…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.