Bizim Bu Kalitesiz Çekemezliğimiz: İç ve Dış Mihraklar, Saraylar, Parklar

Bu yazımda değinmek istediğim iki mesele var. Birincisi “neden ülkemizin itibarını iki paralık edecek yorumları dışarıya aktarıyoruz” meselesi, ikincisi ise “neden ülkemizin itibarını iki paralık edecek haberleri yabancı medya kuruluşları yapıyor” meselesi. Birincisiyle ilgili örneğim Emrah Altındiş’in ABD’de bir panel sırasında Abdullah Gül’e sorduğu soru sonrası başına gelenler, ikincisiyle ilgili örneğim ise  the Guardian, the New York Times gibi kurumların, ve hatta John Oliver gibi kişilerin saraylarımız ve parklarımızla ilgili haber yapmaları, yorum vermeleri.

Emrah Altındiş konusunu bilmiyorsanız öncelikle bu linke tıklayarak konuyu daha ayrıntılı öğrenebilirsiniz. Ben de değineceğim ama çok ayrıntısına giremeyeceğim. Dr. Emrah Altındiş, Gül’ün Harvard’da katıldığı “Güncel Bölgesel Konular ve Geleceğe Bakış” başlıklı bir paneldeyken, ona hiç hoşlanmadığı bir soru soruyor, özetle:

Türkiye’de insanlar ölürken geceleri nasıl uyuyorsunuz?

Sorunun tamamı bu değil, ama çok da uzun bir soru değil. Sorunun içeriğinde bir tek yanlış bilgi, saldırı, hakaret, vs. yok. Bir ülkenin vatandaşı, kendisine düşen görev ve hakkı üzerinden, o ülkenin o zamanki Cumhurbaşkanı’nı sorguluyor. Cumhurbaşkanı’ndan vatandaş da hesap sormayacaksa kim hesap soracak yani, değil mi? Ama alternatifleriyle karşılaştırıldığında son derece ılımlı bir profil çizen Gül’ün cevabı “kimse sana böyle soru sorma hakkı vermez öyle kolay kolay”. Üsluba bakar mısınız! Konuşma hakkı vermek… Sonuç olarak hiçbir hakaret ve saldırı içermeyen, sadece düzgünce soru sorup cevap bekleyen bu ifade nedeniyle, Altındiş’in, kendi iddiaları ve yargı seviyesine taşıdığı, taşımakta olduğu konulara göre başı dertten kurtulmadı. “Sen Türk olamazsın”, “Ermeni dölü”, “Yahudi bilmemnesi”, “pis Kürt” tarzı, tam da bizim ülkemizin muhteşem insani değerlerine cuk oturan ırkçı saldırılar bunlardan sadece birkaç örnek. Eminim bunun yüzlercesi vardır, ve hatta gazetelerde bununla ilgili haberlerin altında şahsen de onlarcasını gördüm. Bitti mi? Hayır. Altındiş’in başına en son gelen şey teröristlikle suçlanması. IP adresinin Ankara’da olduğu tespit edilen anonim bir şahıs Altındiş’in çalışma arkadaşlarına gayet ayrıntılı bir mail atarak kendisinin terörist bağlantıları olduğunu iddia ediyor. ABD gibi terör korkusuyla iyice yoğrulmuş, insanların “şüphe üzerine” Guantanamo gibi yerlerde yıllarca işkence gördükleri, sokakta çat diye vuruldukları bir yerde, tek “suçu” zamanın Cumhurbaşkanı’na soru sormak olan bir akademisyene atıyor bu iftirayı. Gazete sayfası altı yorumları ise şöyle: “bunu ABD’de nasıl söyler? Ülkemizi nasıl rezil eder?”

Ben Dr. Altındiş’i şahsen tanımıyorum, neden ABD’de söylediğiyle ilgili şahsi bir sebebi varsa onu da bilemem, ama neden ABD’de söyleYEBİLdiğinden adım gibi eminim. Çünkü burada söyleyemiyor. Bu kadar. Üstelik örneğimiz yukarıda bahsettiğim gibi “daha ılımlı, sakin, kibar” diye bilinen Abdullah Gül. Ülkemizde birileriyle ilgili ağzımızı bile açamamaya o kadar alışmışız ki, “konuşmak” ve “soru sormak” gibi çok temel, çok basit, çok normal şeyleri bile anca kendi ülkemiz dışında yapabiliyoruz. O zaman da ajan, kötü niyetli, zararlı oluyoruz. Haberimiz şahsımız özelinde ya da genel manada yapıldığında ise ortalama vatandaş yorumu “bir insan son derece normal, hakaretsiz, saldırısız, haklı bir soruyu dışarıda sorarak ülkemizi rezil ediyorsa ona terör iftirası atma hakkımız vardır” oluyor. Bu kadar karanlık zihinler. Ama soru şu: burada sordurdun da sormadık mı?

Daha Erdoğan’ın Başbakanlık döneminde kendisini sözlü, sıfır şiddetli, son derece normal şekilde protesto etmek 11 yıldan, eğer zat-ı şahaneleri buna şahit olmuşlarsa 22 yıldan başlıyordu. Bu ülke öyle bir ülke ki, her gün ulusal “network”lerde Obama için söylenenin yüzde biri söylenebilse, yarın idam cezası geri gelir, hepimiz günlerce kırbaçlanırız, çoluğumuza çocuğumuza kadar hapse atılırız. Bu noktada diğer meseleye geçmeden önce Beyaz Saray’ın önünde gayet rahat, gayet sorunsuz, gayet defalarca eylem yapılabildiğini belirtmem gerekiyor. Ben ise geçtiğimiz senelerde arkadaşımı aramak için Çankaya Köşkü’nün önünde telefonumu çıkarttım diye askerlerin saldırısına uğruyordum “yasak” diye. Yine asker olan bir akrabama sorduğumda “aman yapma, terörist muamelesi yaparlar” dedi. Garip buldum. TBMM de öyle zira. Yani bu ülkede “millete hizmet için, millet için” başlığı altında inşa edilen kurumlar millete gayet uzak, kapalı, çoğu zaman da tehlikeli kurumlar, ama konumuz bu değil. En azından bekleyelim de görelim, “millet için yaptık” denilen sarayımız ne kadar vatandaşa açık, ne kadar tanrı gibi değil insan gibi korunan, ne kadar şeffaf bir yer olacak.

yy

İkinci mesele Ak Saray. Sarayın kaçak olması, aşırı pahalı olması, gösteriş ve kişisel keyif için yapılmış olması gibi şeylere hiç girmeyeceğim. Bu konudaki görüşlerim de bellidir, gerçekler de ortadadır. Facebook’ta bir arkadaşımın paylaşımı üzerine başka bir arkadaşım çok karşılaştığım bir yorumda bulunmuştu: “tamam kaçaktır, pahalıdır, haksızdır, vs.dir ama, para çıkıyorsa benim cebimden çıkıyor, New York Times’a, the Guardian’a, CNN’e falan ne oluyor, neden bunun haberini yapıyorlar?” Kendisi ciddi miydi, ki ciddi olmadığını, geyik yaptığını umuyorum, bilmiyorum ama ciddi ciddi bu yorumu yapan çok insan var. Biraz önceki meseleyle aynı mesele temelde: burada yapıl(a)madığı için yapıyorlar. Burada da yapılsaydı onların yaptıkları haberler garibinize gitmezdi. Zaten görevlerini yapıyorlar. Bizim medyamız da dış haber diye başka ülkelerin haberlerini yapıyor, bundan daha normal ne olabilir?

Burada yine bir “dış mihrak” algısı var. Sanki çok muhteşem bir ülkeymişiz de tüm dünya bize karşıymış, başka amaçları yokmuş gibi. Hatta meseleyi bir adım ileriye taşıyayım: velev ki siyasi amaçla, kötü niyetle, düşmanlıkla yapılmış olsun bu haberler, ne değişir? Maalesef ülkemiz insanı okumuyor, ilgilenmiyor, anca tepki gösteriyor. Bu haberlerin haberleri yapılmasa bu haberlerden haberi bile olmayacak, denk gelmese bu tarz kurumların internet sitelerini bile takip etmeyecek insanlar, tepki gösterebilecekleri bir şey gördükleri zaman atlıyorlar hemen. “CNN niye Gezi’den canlı bağlantıya geçti?” Yahu görevi o da onun için geçti. Bir ülkede öngörülen toplumsal dinamiklere aykırı, milyonlarca insanın katıldığı önemli bir şey gerçekleşmiş, bunun haber değeri var, onun için geçti. İsterse CNN’in patronları bir köşede avuçlarını ovuşturup “şimdi bitiriyoruz Türkiye’yi” demiş olsunlar (ki böyle bir şey zekaya hakaret düzeyinde saçma). Habere bir bak, doğru verilmiş mi, iyi aktarılmış mı, haber formatına uygun mu. Yanlış bir şey varsa yanlış dersin, ama haberin yapılmış olması gibi tamamen alakasız bir yerden saldırılıyor.

Aynı şeyi “siyasi amaçla yapıldığı belli” güruhunda görüyoruz. Geçen gün bir refah araştırması paylaşıldı internette. 140 civarı ülkeyi baz almış, temel parametreler üzerinden bir endeks oluşturmuşlar. Mustafa Akyol paylaşmıştı sanırım. Altındaki ilk yorum: “Türkiye nasıl X Ülkesi’nden daha refah olmaz, siyasi amaçla yapıldığı belli bir çalışma”. Refah olmak derken müreffeh olmaktan bahsediyor vatandaş. Araştırmayı bilmiyor, okumamış, X Ülkesi’nin araştırmada yer almadığının bile farkında değil. Yani cidden, isterse siyasi amaçla oluşturulmuş olsun, meselemiz bu mu gerçekten? Bahsettiğim araştırmanın sitesinde metodoloji de dahil her şey açıklanmış. Sosyal bilimci ya da istatistikçi olmaya bile gerek yok. Adamlar neyi dikkate almışlar, nasıl hesaplamışlar, tek tek açıklanmış. Buraya bir itirazın varsa burada itirazını belirtirsin. Yanlış bilgi var mı (ben baktım, bulamadım), eksik yöntem veya mantıksız çıkarımlarda bulunulmuş mu (ben baktım, göremedim) bunlara bakacaksın altı üstü. Hiçbir şeyi araştıracak kapasiteye sahip olmadığımız için, milyonlarca dolar/euro harcanmış, emek içeren, gayet geçerli çalışmaları “siyasi amaçla yapıldığı belli” diye çöpe atıyor adam. Okumamış bile.

Siyaset yapamıyorsak hiçbir şey yapamayız. Belki de bizi uçuruma en hızlı sürükleyen şey bu “x’in üzerinden siyaset yapılmamalı” algımız. Oysa siyaset yapmak hayatı direkt etkileyen bir faaliyet. Siyaset yapmanın ayıp, günah, tehlikeli olduğu algımız yüzünden kendi ülkemizde kendi fikrimizi söyleyemiyoruz. Bunu yapamıyor olmamızdan utanacağımıza fikrini ifade etmek için beğenmediğimiz, dış mihrak dediğimiz ülkelerde gayet normal, haklı imkanlar bulan insanlarımıza saldırıyoruz “ülkemiz rezil oluyor” diye. Ülkemiz rezil değildi de biz mi rezil ettik? Ülkemizde insan ölmüyordu da biz mi ölüyor dedik? Ülkemizde gazeteci işten atılmıyordu da biz mi atılıyor dedik? Ülkemizde sanatçı yargılanmıyordu da biz mi yargılanıyor d edik?

Birkaç tanıdığım University of Pennsylvania’ya bağlı bir enstitünün bloguna yazdığım “internet kanunumuzla” ilgili iki yazı için “niye ülkemizi kötü tanıtıyorsun ki” dedi mesela, onlarla artık görüşmüyorum, çünkü o yazılarda tek bir yorum yoktu. Yorum olabilirdi de, yanlış anlaşılmasın; yorum olsaydı da yazma, ifade hakkım olurdu. Sadece “fact” (gerçeklik) üzerinden niyet okuyup, gerçekliğin kendisine bile bakmayan bir güruhla karşı karşıyayız diye söylüyorum. Hepsi net, kaynaklı bilgiydi. Ülkemizin internet yasası bu kadar baskıcı, gözetlemeci ve ilerisi için tehlikeli olmasaydı da raporlamayaydık. Yani ben birey olarak ülkemi temsil etmek zorunda değilim zaten, bu konumda bulunmak da istemiyorum. Bunun için yıllarca muhteşem üniversitelerde okumuş, kurumlarda çalışmış, envai çeşit dil öğrenmiş, gayet kültürlü diplomatlar yetiştiriyoruz. Sonuçta bu diplomatları gayet geçerli, önemli kurumlara gönderip “Esed düşmeli, Türkiye’nin üzerinde oyun oynanıyor, paralel çeteyi bitirmek için desteğiniz lazım” gibi şeyler söyletiyoruz, ama o ayrı bir mesele.

Yani biz vatandaş olarak ne görüyorsak onu söylüyoruz. Burada sesimiz yeterince duyulmuyor, belki orada da duyulmuyor ama belirttiğimiz her şeyi takip ediyorlar, biliyorlar zaten. Ben burada bir şey yazdığım zaman küfür üstüne küfür, hakaret üstüne hakaret, tehdit üstüne tehdit işitiyorum, evim taşlanıyor, yargılanıyorum. Sonra İngilizce, Fransızca bir bloga, ya da lokasyon olarak ABD’de konuşlanmış bir kurumun sitesine istek üzerine, tamamen bilgi ve fikir paylaşma amaçlı bir yazı yazdığımda aynı küfürler, hakaretler, ırkçı ithamlar, tehditler yine aynı kişilerden geliyor. Yani sorun bu toplumun sosyal genetiği ve hukuki ortamında. “Dış mihraklar”da değil. Aynı şekilde Emrah Altındiş’in kendisinden veya yorumundan/sorusundan ziyade, onun ABD gibi “emperyalist ve şeytan” addedilmiş bir ülkede, bu ülkede olacağı gibi yaka paça dışarı çıkartılıp günlerce işkence ve insanlık dışı muameleye maruz bırakılıp, çıkar amaçlı terör örgütü kurmak vs. tarzı suçlardan onlarca yıl yememiş, yemeyecek olmasına bozulunduğunu da biliyorum. Bundan da adım gibi eminim.

Aynı şekilde “siyaset yapma” olayı medya için de geçerli. Buradaki medyayı muhalif her görüşe dar etmediniz, bizzat medya patronlarını arayıp yazı sildirmediniz, insanları işten attırmadınız, suç duyurusu üstüne suç duyurusunda bulunup sistemi felç etmediniz de biz mi yazmadık? Futboldaki “atamayana atarlar” gibi bir şey bu. Yazamayana yazarlar. Senin medyan yok hükmündeyse, işini yapan medya “her ne niyet ve formatta olursa olsun” yazacak onları. Daha geçen gün polisin insanlık dışı muamelesinin haberini yapan gazeteciye, insanlık dışı muameleyi yapan polise istenen cezanın iki katı isteniyordu. Bakın, bu dışarıdan yapılan haberle de sınırlı değil. Sizin gazeteleriniz, sizin televizyonlarınız bunun haberini yapmıyorsa, elbet muhalif gazeteler, muhalif televizyonlar yapacak. Belki bu son örnekteki gibi hukuksuz, mantıksız ya da insanlık dışı müeyyidelerle karşılaşacaklar ama yapacaklar yani. 2015 yılının ağzındayız. Algısı TV programları ve şişko amcalarla kısıtlı olan bir kesim olabilir, bu da bir gerçeklik maalesef. Ama dünya bunları her şekilde görecek. Dünya savaşın elli çeşidini son üç yılda tatmış Suriye’de olanları bile görüyor, seni mi görmeyecek?

Akacak kan damarda durmaz demişler. Ne kadar kısıtlarsanız kısıtlayın, dünya artık çok küçük. Bir yerde bir vakum oluştuysa er ya da geç dolar; bir yerde bir enerji biriktiyse er ya da geç boşalır. Bunu belki birkaç yıl, belki on yıl, belki yirmi yıl daha ötelersiniz, ama nereye kadar? Belki iş işten geçmiş, çekilen acılar çekilmiş olacak ama o boşluk dolacak, o fazlalık atılacak.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: