Ne Oldu, Ne Olacak?

Takip edenlerin bilecekleri gibi her zaman söylediğim şey şudur: bazı şeyler bazı başka şeylerden daha önemlidir, ve olayları değerlendirirken sondan başlarsak analizin ucunu kaçırırız. Çok genele kaçan bu ifadeyi açmak üzere bir örnek vereyim. Yıllarca bu ülkede başörtüsünün siyasi simge olup olmadığı tartışıldı, bunun çözümü “velev ki simge”den geçiyordu, kimse çıkıp da bunu diyemedi. En akıllımız bile “yok efendim inancından takıyor, vallahi simge değil” kısmında takılı kaldı. Bugün de ayakkabı kutularından milyonlar çıkıyor, açıklaması günler sonra “imam hatip yapacaktık, bağış parası” şeklinde geliyor, tepki ise ne olsa beğenirsiniz? “İmam hatip diyerek halkı kandırıyorsunuz”. So what arkadaşlar? Bunun tartışma ekseni “bağışsa makbuzu nerede” veya “neden kutu” değil mi? Yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ortada dolaşıyor, birkaç delil de bunlara işaret ediyor, ama hayatımıza etkisi olan bir kimse çıkıp da delilleri veya iddiaları hedef almıyor. Her zamanki terane: dış güçler, lobi, İsrail, ABD, vs. Dikkatli inceleyin, “kumpas kuruldu”, “bizi devirmek istiyorlar” diyorlar, ama “şu ve şu sebeplerden ortada böyle bir şey yoktur” gibi bir savunma yapılmıyor. Yapılan savunma “yoktur, sebebi de bizim başarımızı çekememeleridir” şeklinde zekaya hakaret veya “varsa bile şimdi mi aklınıza geldi” şeklinde yavuz hırsız seviyesinde.

Varsa bile şimdi mi aklınıza geldi meselesi ülkemizin çok büyük bir sorunudur. Bir şeylerin artık gelenekselleşmiş şekilde daha sonra kullanılmak üzere saklandığı bir ülkeyiz, ki bunu Baransu’nun MGK belgesi olayında da gördük. Ama öte yandan olayın özündeki iddia o kadar büyük ki, hem MGK olayında, hem de rüşvet ve yolsuzluk olayında “ne olmuş” meselesi, “neden şimdi ortaya çıkmış” meselesinden çok ama çok daha önemli. Şahsen olayların tüm gerçekliğiyle ortaya dökülmesi ve gerçeklerin ortaya çıkması için didinen, ya da böyle bir şeyi tüm kalbiyle isteyen insanların bile meseleye ortadan, en önemli noktasından değil de buralardan dalmalarından çok rahatsızım. “Bu kadar kilometrelik yol yapan hükümet yolsuzluk yapmış olabilir mi” tarzında açıklamaları ciddiye alan ve isterse dünyalar kadar zamanı olsun, bunlara ciddi ciddi cevap veren insan net geri zekalı değil midir? İkincil meselelere şöyle bir bakalım da gerçeğe dönelim isterseniz?

İran’a yönelik ambargonun gizli saklı ve çok mafyavari bir şekilde kırılmış olması hem bizim ülkemizde, hem bağlı olduğumuz uluslararası sözleşmeler nezdinde sıkıntı teşkil ediyor. Bu açıdan “dış güçler” argümanı çok gerçekçi olmasa da, tamamen kenara koyup unutabileceğimiz bir argüman değil. Ancak buradaki durum biraz AİHM davalarına benziyor. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne tabî olduğumuz için uymak zorundayız ya hani… Bir ihlal olduğunda bir karar veriliyor Mahkeme tarafından, ülke bir nevi “mahkum” edilmiş oluyor. Burada dış güçler var mesela, ve şu an tabir edilen şekilde bir “dış güçler” algısından çok daha katı, çok daha belirli bir olgu. Ama burada “dış güçler tarafından desteklenen komplo” diyebiliyor muyuz? Evet, bazılarımız diyorlar, ama ciddiye alanda problem vardır zaten. Uluslararası sözleşmelere, anlaşmalara uymamak hukuksal açıdan sıkıntı oluşturduğundan burada bahsedeceğimiz, bir “İran’a uygulanan ambargoyu kırmak” durumu zaten kendi başına sıkıntılı. Yani oradan duyulabilecek bir dış merkezli rahatsızlık zaten tabî olduğumuz sözleşmeler açısından meşru bir sıkıntı. Peki biz ne yapıyoruz? “Kimsenin yapamadığını yapıp kanunların arkasından dolaştık ve İran’a ambargoyu kırdık!!!” diye oradan, pratikte “işlediğimiz bir suçtan” kabadayılık çıkartıyoruz, ki artık ilginç olmamaya başlamış bir şekilde prim de yapıyoruz.

Daha özele inersek, “Cemaat” olgusuna da girmemiz gerek. 7’sinden 70’ine herkes, uzun zamandır Gülen Cemaati ile hükümet arasında bir çekişme olduğunun farkındaydı zaten. Uzun süre bazı konularda yan yana yer aldılar. Sonra bir şeyler oldu (açıklayacağım) ve ayrıştılar. Biz de böylece hem daha sonra kullanılmak üzere sinsice saklanmış bazı şeyler üzerinden etrafımızda dönen şeylerin farkına varmış olduk, hem de Cemaat’in gerçek yüzünü görmüş olduk. Sizce bu ülkede uzun zamandır görülen davaların kaçının hükmü var artık? Devletin içinde böyle bir oluşum olduğunu, bu oluşumun hükümete yakın kişilerin yöntemlerine benzer bir şekilde liyakatle, çalışarak, vs. değil de sızarak, yanlayarak, yanaşarak bazı kurumlara sızdığını zaten biliyorduk. Şamil Tayyar da ağzından kaçırdı zaten “polisi bağladık” minvalinde bir ifadeyle. Ki bir saniye bile olsa kendisini ciddiye alıp burada alıntıladığım için hepinizden özür diliyorum. Şu an yapılan operasyon Cemaat istemese yapılmayabilirdi belki, yani en azından bunun ihtimalini şöyle bir noktada düşünebiliyor olmamız bile (tüm tarafların da böyle düşünüyor olması cabası) aslında Cemaat’in ne kadar içimize sızmış, ne kadar sinsice bize ait olan yerleri kendisinin kılmış, bağımsız olması gereken yerleri ele geçirmiş olduğunu göstermiş oldu. Tabii bu demek değildir ki, böyle bir oluşumun elinden çıkan şey salt kötüdür ve dikkate alınmamalıdır. Ayrıca bu “yine” demek değildir ki hükümetten kaynaklı oluşumun karşısında ne olursa olsun, salt iyidir ve dikkate alınmalıdır. Olayın nereleri iyi, nereleri kötü yavaş yavaş görüyoruz. Bir İçişleri Bakanı’nın böyle iddialar üzerine bir hafta beklediği başka bir ülke düşünebiliyor musunuz? Şimdi istifa etti, ama nasıl ettiği de önemli. Giderayak operasyonu sürdüren polislerin yüzlercesini ekarte etti, YÖNETMELİK DEĞİŞTİRDİLER, öte yandan savcılara falan da müdahale edildi. Bunlar gerçekten normal bir ülkede yaşayan bir insanın şaşırıp bir anda kendi kafasına sıkmasını gerektirebilecek şeyler. Biz ise son yıllarda o kadar anormal şeylere alıştık, insanların böcek gibi görülüp aşağılanmalarını, iyinin, güzelin, yararlının, kalitelinin ya öldürülmesini, ya da hapse atılmasını, en büyük suçluların başlarına hiçbir şey gelmemesini o kadar kanıksadık ki, soruşturma altında olan kurumun yargıya, yasamaya, sürmekte olan soruşturmaya müdahale edebilmesinden bahsederken durup, düşünüp “vay amına koyim ya bu kadar da olmaz” bile diyemez hale geldik.

Çok meşhur bir laf vardır: “polis sizin dostunuzdur, arkadaşınızdır” diye. Polis görev tanımı olarak devletin dostudur, arkadaşıdır. Kafasındaki devlet tanımına ters düşen kim varsa onun için vatan hainidir ve ölmesi bile problem değildir. Bunu “Cemaat’e mal edilen” operasyon sonrası gösteri ve toplantılara polis müdahalelerinde tekrardan gördük. Bazı saf arkadaşlar “acaba bu sefer bizim yanımızda olacaklar mı” gibi şeyler düşündüler ve onlar da maalesef gazı yediler. Sonra “o medya”dan birileri çıktı, “bize çapulcu falan dediler, biz her zaman çizgimizi koruduk, vandallığı savunmadık” gibisinden şeyler söyledi. Yani burada bir değnek var ve iki ucu da boklu maalesef. Eğer soruşturmaya müdahale edilmezse, ki ediliyor ve edilecek, daha neler neler göreceğiz. Hatta öyle şeyler gördük ve görmeye devam edeceğiz ki artık iki tarafın da kirli çamaşırları gözümüzün önünde olacak. Hükümetin elini ciddi şekilde zayıflattığı ortada olan ve önemli bir kısmı -belki demokratik gözükmese de- haklı gözüken bu şeyin sonunda, “devletin içine bu kadar girmiş gayri meşru bir güçle yaşamaya hazır mıyız” çıkmazına gireceğiz, ki girmeliyiz de. Bu süreçte değerlendirme bize düşecek: gördüklerimizin gerçekliğini nasıl değerlendireceğiz, neye inanıp neyi reddedeceğiz? Tabii hepimizin bildiği gibi bu halk bu şekilde bir değerlendirmeyi yapabilecek gibi gözükmüyor, şimdiye kadarki örnekler hep bunu gösterdi. “Açıklanmamış 30 milyar dolarlık net hata”dan bahsettiğimizi hatırlatalım ve mikrofonu vatandaşa uzatalım: “çok sevdiğimiz Erdoğan’a komplo kuruluyor”. Düşünün, adam iddiayı veya eşşşek gibi ortada duran kanıtı yok sayıyor, bir yanlış yapılmış olabileceğinin ihtimalini bile düşünmüyor. Her dönem olduğu gibi iş Amerika’ya, İsrail’e falan yıkılıyor. Hadi halkı aşağılayalım. Siz hayatınıza etki edecek kararların böyle düşünen, yani temelde düşünemeyen insanlarca verilmesini istiyor musunuz? İç edilmiş 4.5 ölçüdeki deprem sonrası “imam hatip yapacaktık, bağış topladık” geyiğine makbuzu görmeden, neden o paranın ayakkabı kutusuna “sinsice” saklandığını sormadan inanan milyonlardan bahsediyoruz. Saf olmak, bilgisiz olmak tabii ki kabahat değil, ama ortada önümüzdeki onlarca yılın nasıl geçeceğini belirleme gücü olan bir ezici çoğunluk var, ve bu ezici çoğunluğun daha da ezici bir çoğunluğu ilkokul mezunu bile değil. Ek olarak ilkokul mezunu bile olamaması için her şey yapılıyor. Bir noktaya kadar üretim potansiyelimiz vardı ve sorunumuz potansiyelimizi kullanamamaktı, sonra bir ara aştık o sorunu. Şimdiki sorunumuz bu potansiyelin de yok olmuş olması. Bunun çözümü ise tabii ki en az üç çocuk yaparak potansiyelin üstünde kaynak üretip insanları açlığa mahkum etmek değil. Yine de bunu açıklayabilmek için başka bir yazıya ihtiyacımız olacak.

Çok basit, biraz da kahvehane ağzıyla olayı Cemaat’e bağlayayım mı? Bence bağlayayım. Gezi olaylarının şu anki durumda pek etkisi olduğu söylenemez. Sadece insan düşmanlığının Esad gibi diktatörlerin tekelinde olmadığı itinayla gösterildi, dış itibar yerle bir oldu. İçeride değişen bir şey yok gibi gözüküyor(du). Hükümet buradan bir güç algısı devşirdi. Tamamen demokratik olan “sokakta bulunma hakkı”nı darbe girişimi olarak nitelendirdi, “bakın bizi anti-demokratik yollarla indirmek istediler ama beceremediler. O kadar ile yayılan milyonlarca kişilik halk hareketinden bile çıkabildik, dolayısıyla güçlüyüz zaten” yalanına inandı. Buradan devşirdiği cesaretle (meclis pratikte hükümsüz olduğundan yasamayı, referandum sonrası da yargıyı, dolayısıyla totalde güçler ayrılığını piç etmişti zaten) kendisine sıkıntı olabilecek bir gayri meşru gücü ortadan kaldırmaya çalıştı, ama bunu da “serbest piyasaya müdahale” gibi pek de bilimsel veya mantıklı olmayan bir atılımla yapmaya çalıştı. Bir eğitim reformu sunmadı, sadece “bunlar hırsız, yedirmeyiz sizi” şeklinde yine zekaya hakaret düzeyinde, hiçbir açıklama içermeyen argümanlara sarıldı. Daha önceki yazılarımdan özet düşeyim: keşke dershaneler yarın kapansa. Şu anki haliyle “kötü olan eğitim sisteminin eksiklerini kapatan” değil, “kötü olması durumunu varlığıyla pekiştiren” konumda dershaneler. Yine de serbest piyasaya müdahale, içinde bulunduğumuzu düşündüğümüz ortamda sıkıntılı bir mesele. Bunu sonra yazarız. Neyse, işin bundan sonrası karşılıklı atışmalar, daha dün birbirini övenlerin çatışmaları, kampanyalar, itibarsızlaştırma girişimleri. Geldiğimiz son nokta “bakalım kim hırsızmış” ifşasıydı, aslında güzel de oldu. Demokratik bir ülkede, belki daha da doğrusu normal bir ülkede hiç karşılaşmayacağımız, aslında meşruluğu da ciddi tartışmalı şeyler dönüyor, ama “iki tarafın da” gerçek yüzü yavaş yavaş ortaya çıkıyor. En azından böyle bir polyannacılık oynayabiliriz sanırım. Takip ettiğim ve öngördüğüm kadarıyla Cemaat olaylara bu kadar müdahil olarak kendisine de zarar veriyor, çünkü şimdiye kadar “aslında çok sevimli, insan seven bir topluluğuz ve ne yapıyorsak dünya insanının iyiliği için yapıyoruz” şeklinde kullandıkları muhabbet geçerliliğini yitirmeyi de aştı, yerle bir oldu. Demek ki neymiş? Hepiniz, evet siz de dahil, güce açmışsınız ve gücü kaybetmemek için elinizden geleni yaparmışsınız. Tabii ek olarak bir kez daha öğrendik ki halka yönelen “siz kralsınız, bizi buralara getirdiniz ve size tapıyoruz” edebiyatı da gerçekçi değilmiş. Sonuçta etrafındaki kimseyi dinlemeyen, halkın yarısı tarafından ciddi şekilde nefret edilen, istediği her şeyi ne pahasına olursa yapan, yaptıran, söylediği her kötü sözü başkalarının belki de çok içten çabalarına rağmen her yerde savunmaya devam eden bir adamla; devlet yönetiminde hiçbir yeri olmaması gereken, bu kadar güçlü bir durumda olmasını hiçbir demokratik veya sosyal olguyla meşrulaştıramayacağımız bir dinsel “tarikat”ın ağzına bakıyoruz. Halkın egemenliği my ass…

Takip etmesi gerçekten çok zor olan bir süreçten geçiyoruz. “Ne olacak” sorusunu net cevaplamak mümkün değil. Bayraktar’ın istifası bir taşı daha yerinden oynattı. Yaprak dökümü yakın gözüküyor. Buradan hükümete veya Erdoğan’a bir piyango vurur mu bilemiyoruz, zira her şeyi çöpe atıp krallığını ilan etse bir süre hiç sıkıntı yaşamadan sürdürebilecek bir şahıstan bahsediyoruz – ki bu haliyle demokratik bir devlette yürütmeye (ve ele geçirdiği diğer her “estate”e, 4.’sü de dahil) liderlik edebilmesi meşru gözükmüyor. Yani eğer çok ilkeli davranacaksak, referandumdan sonra hükümetin veya özelinde Erdoğan’ın anayasası bu şekilde tanımlanmış bir ülkede liderlik vazifesi görmesi meşru değil. Şu an tamamen hükümsüzler ve belki kanunen değil ama, “teknik-felsefi” açıdan bizim hükümetimiz ya da başbakanımız sayılmazlar. Ve neye yanıyorum biliyor musunuz? Şimdiye kadarki her negatif hamleden veya kendilerine gelen negatif tepkilerden sonra demokrasi şovu yapabilirlerdi. “Beyefendi” artık kendisini o kadar tanrısal büyüklükte bir güç olarak görüyor ki, “ben hepinizin başbakanıyım” ifadesini gerçekleyebilecek tek bir eylemde bulunmadı yıllardır. Belki o “tek bir” eylemde bulunsaydı şimdi kendisiyle mutlu mesut birlikte yaşıyor da olabilirdik, yaşadığımız birçok sorunu yaşamayabilirdik de. Ama tanıdığımız kadarıyla görünen o ki kendisinin kişiliği buna müsaade etmiyor. Artık yıllardır kendisine nasıl gaz verildiyse “Erdoğan geri adım atmaz”, “Erdoğan adam yedirmez”, “Erdoğan istediğini yaptırır, boyun eğmez” diye, artık en basit meselelerde bile o kadar acayip adımlar atıyor, ve bu adımları o kadar normalmiş gibi ballandıra ballandıra anlatıyor ki, ne diyelim sonu hayrola.

Sonuçta prompter olmadan “bir kelime bile” konuşamayan, kendi seçtiği gazeteciler(!) dışında kimseyle programa çıkmayan, basın toplantılarında kendisine soru sorulamayan, kendini övdürmek için belgesel(!) çektiren/çekilmesini teşvik eden / (ve/veya) çekilmesini garipsemeyen, bir kez bile, evet bir kez bile canlı yayında muhalefet liderlerinden biriyle bir tartışma programına çıkmayan “belki de dünyanın tek” üst düzey devlet adamından bahsetmekteyiz. Bu kişi tek başına çıktığı bir TV programında bir şey söyleyip, o sözle ilgili soru sorulduğunda birkaç dakika sonra “ben öyle bir şey demedim” diyen ve sağı solu azarlayan bir kişi. O kişi artık konsolide ola ola bir hal olmuş kendi seçmenini daha da kutuplaştırmak için kanuna aykırı eylemlerde bulunan (camide içki iddiaları, vs.) bir kişi. Ağzını her açtığında kafamızın içinde anayasa sayfalarının, insan gibi yaşanılan ülkelerdeki, veya o ülkelerle ortaklaşa girişilen sözleşmelerdeki esasların çığlıklar atmalarına neden olan bir kişi. Ağzından çıkan her şey bize bir hakaret, bir aşağılama, azarlama, yasak veya kısıt olarak etki ediyor. Ya onunlasın, ya ondan nefret eden, “dolayısıyla da” iğrenç bir insan olan pisliğin tekisin. Bir insan kötü kalpli ve nefret mıknatısı olur da, bir Sith lordu kadar, bir çizgi film kötü adamı kadar mı olur arkadaş? Marmaray yapılıyor, ben şahsen güzergahım nedeniyle kullanacağımı bile düşünmüyorum, ama ayarını ben diyorum. “Siz olsanız bir çivi bile çakamazsınız, ne güzel yaptık, çok da iyi yaptık, alın amına koyayım, hepinize kapak olsun şerefsizler.” Halkın vergisiyle yapılan hizmet halka “kapak olsun” şeklinde tanıtılıyor. Başka bir mantıklı sayılabilecek adım görüyoruz, “nasıl ama? Bunu biz yaptık. Siz olsanız hiçbir bok beceremezdiniz. Siz iğreçsiniz ve biz mükemmeliz. Bu da size kapak olsun, çekemeyenlere girsin.” Bebeğim, nedir bu öfke? Ben sana ne yaptım? İyi yani, eline sağlık, yapman gereken şeyi yapmışsın, ama en dandik, en sikko alışveriş merkezi açılışına bile devleti temsilen Başbakan’ın katıldığı, bu süreçte aklına gelebilecek herkesi azarlayıp “siz olsanız bir bok yapamazsınız, size girsin” çektiği bir muz cumhuriyetinde yaşıyoruz. Bu öyle bir durum ki, mantıklı olabileceğini düşündüğümüz adımları bile takdir etmekten imtina eder olduk. Çünkü azıcık geciksek, “ya, işte çekemiyorsunuz, bunu biz yaptık, siz yapamazdınız, ağzınızı yüzünüzü sikeyim sizin kıskanç piçler” veya benzer bir şekilde aşağılanıyoruz. Biz bunu hak etmek için ne yaptık lan? Hayır 7/24 aşağılanmamıza rağmen halen iyi niyetliyiz ve belki takdir edebileceğimiz bir şeyler, bir ortak payda arıyoruz. Daha ağzımızı açamadan aşağılanmaya devam ediyoruz.

Yedirmeyiz diyenler yedirmişler mi, yedirmemişler mi, orası tüm gerçekliğiyle ortaya çıkana kadar izlemeye devam edeceğiz. Siyasette ideolojik olarak tarafsıza yakın olmayı lanet olarak tanımlamak faşizm olsa da, insanlıkta tarafsız olmanın taraflılık olması gibi bir gerçek var. Cumhuriyet tarihinin en kötü ekonomi yönetimini sergileyen, kendinden olmayanı gece gündüz aşağılayan, ona hakaret eden, Cumhuriyet tarihinin en kötü yasaklarını, özellikle ifade özgürlüğü üzerindeki ağır baskısıyla hissettiren bu “seçilmiş” hükümeti, şu işin kokusu iyice ortaya çıktıktan sonra bir de seçmen yargılayacak. “Seçimde gelin” kafasına girmiyorum. İçinde bulunduğumuz demokrasi ortamında, ya da bu ortamın geri kalanında, ne kadar kaldıysa artık, seçim ve temsil kadar halkın temsilcileri denetleme yetkisi de önemli. Halk hükümete “şunu yanlış yaptın” diyemiyorsa (ki diyemiyor), diyebildiği zaman hükümet buna yönelik çözümler araştırmıyorsa (anca küfür ediyorlar) demokrasiden bahsetmemiz mümkün değil. Yıllardır sokağa çıkmasını, yazı yazmasını, bir şeyler söylemesini, en ufak yararlı, güzel, eğlenceli, vs. bir şey yapmasını yasakladığın halka “4 yıl sonra gel hesaplaşalım” demek de sadece kötü niyet. Hani demokrasi falan vardı? Sen herkesin başbakanı değil misin? Ben niye sana oy vermedim diye düşman oldum şimdi? Sana oy vermeyen ölsün mü? Şimdiye kadarki açıklamalarını gözeterek “ölsün” diyeceğinden ve ölürsen cidden mutlu olacağından bu kadar emin olmasaydım keşke. Ülkede istikrardan falan bahsedenlerin hangi istikrardan bahsettiklerini sanırım bir tek ben anlamamış durumdayım. Anlayan varsa ve beni aydınlatırsa sevinirim. Şu on yılda falan mantıklı yapılan tek şey “barış süreci” diye adlandırılan şey, o da Kürt halkı ve politikacılarının ısrarlı çabaları üzerinden dönüyor. Başbakan gittiği bir sonraki İç Anadolu ya da Ege şehrinde sürece süreç uğruna destek verenlere giydirmeye ve milliyetçilik yapmaya devam ediyor. Eminim ki oy umudu olmasa barış süreci diye bir şey de olmayacaktı.

İstikrar var olan hükümetin şu an hiçbir sınırı yokmuş gibi gözüken gücünün her ne pahasına olursa olsun devam etmesi değildir. Son birkaç yıldır Türkiye Büyük Millet Meclisi pratikte hükümsüzdür. Muhalefetten gelen önergeleri istisnasız reddeden, kendininkileri bir istisnayla tamamen kabul eden bir yapıdan bahsediyoruz. O istisnayı hatırlatalım: CHP’li milletvekillerinin mantıklı bulup evet oyu verdikleri AKP önergesi AKPli vekiller tarafından “CHP verdi zannedilip” reddedilmişti. Daha birkaç ay önce aynı partiden bir milletvekili “bu teklifler konusunda hiçbir bilgimiz yok, tartışmıyoruz bile, öyle bilmeden elimizi kaldırıp indiriyoruz” itirafında, belki serzenişinde bulunmuştu. Ben hâlâ ne yüzle herhangi bir muhalefet partisine çakabildiğimizi anlayamıyorum. Onlar eleştiriden muaf değiller tabii ama TBMM’nin pratikte hükümsüz olması gibi bir gerçek var. Şimdi meclisteki en büyük çoğunluğa sahip ikinci parti, ana muhalefet partisi olan CHP’yi düşünün. Kafanızdaki mükemmel ideallerle oraya yepyeni, mükemmel, belki ülkeyi muhteşem bir duruma getirecek bir parti koyun. O parti Genel Kurul’da belki ülkedeki tüm insanlara çılgıncasına yararlı olan, daha önce eşi benzeri görülmemiş kalitede bir öneride bulunsun. ÇAT! REDDEDİLDİ! Ama üzülmeyin, AKP uygun gördüğü sürece sırf siz verdiniz diye reddettiği önergeyi sanki ilk kendisi düşünmüş gibi sunup onaylayacaktır. Aynen başörtüsü ve BDP olayında olduğu gibi. Şimdi söyleyin, böyle bir meclis olmuş, olmamış ne fark eder? Nasıl olsa her şey bir kişinin keyfine bağlı, bir yerlere bir şeyler sunuluyor ve o şeylerin kabul edilmesi için tek şart var: iktidardaki parti tarafından sunulması. Aynı mantıkla “sokak başlarına adam dikip herkesi öpme yasası” bile çıkartabilirler. Anayasaya aykırı falan demeyin, gözünüzün yağını kuruturum. Şu an kanunlarımızda, yönetmeliklerimizde, vs.mizde anayasaya aykırı neler var bir incelesek… Aman, sabahlar olmasın. Adam imzalanmış, bağlayıcı uluslararası sözleşmeleri tanımıyor. Ucu ona dokunduğunda savcının emrine rağmen polis kılını kıpırdatmayabiliyor. Bildiğin hanedan olayı işte. Bu adam anayasa falan takar mı? Hadi takıyor diyelim. Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi üzerinde yetkilerini, ve Cumhurbaşkanı’nın politik konumunu düşünün. Çıldırırsınız. En iyisi düşünmeyin.

Biliyorum yazı çok uzun oldu ama uzun zamandır azıcık zaman bulmuşken patladım resmen. Gerçekten bu o kadar karmaşık bir mevzu da değil. Hükümet devlet olmuş, Erdoğan ise hükümet. Etrafındaki herkesi teker teker sırtından vuruyor. Revolution diye bir dizi var, orada da bir yönetici var. Azıcık şüphe duyduğu herkesi öldürüyor ya da öldürtüyor. Sonunda yapayalnız, arkadaşsız kalıyor. Benim gördüğüm büyüklü küçüklü örnekler bu konjonktürde de mevcut. Bu bir Cemaat vs. AKP meselesi de değil, bence daha duygusal bir mesele. Bülent Arınç yakında bırakıyor. Kendisi tüm mantıksız çıkış ve eylemlerine rağmen – Sezar’ın hakkı Sezar’a – kibar ve yol – yordam bilen bir insan. Büyük ihtimalle bıraktıktan sonra o da “sana şu ve şu yüzden lanet olsun” tarzı açıklamalara girecek. Şimdi kendisini bozmak istemiyor. Mümtazer Türköne geçen gün feci bir yazı döşeyip giydirmiş. Bayraktar kimsenin söyleyeceğini düşünmediği şeyleri söylemiş, ki kendisi üslup itibariyle kibar veya insancıl da değil, savunduğum zannedilmesin. Mesela Abdüllatif Şener’i hatırlıyor muyuz? Gezi ve öncesini tekrar hatırlayın. Birisi çıkıp “ya olur mu öyle şey, koskoca Başbakan alkol kullananlara alkolik der mi” diyor. Hemen çıkıyor Fatih Altaylı’nın programına: “evet, alkol kullanan, azıcık da olsa kullanan herkes alkoliktir”, ve müthiş bir dönüm noktası var. “Sizin seçmenlerinizden de mi?” Durur mu, yapıştırmış cevabı: “o zaman alkolik değildir.” Yani alkol kullanan, azıcık da olsa kullanan herkes alkoliktir ama AKP’ye oy veriyorsa değildir. Başka bir şey çıkıyor alkol yasağıyla ilgili: “yok efendim, dinle ilgili kanun çıkartmamız gibi bir şey düşünülemez”, hemen yapıştırıyor beyefendi: “iki ayyaşın koyduğu yasayı savunuyorsunuz da, dinin emrettiği şeye mi karşı çıkıyorsunuz”.

Özellikle son birkaç yılımız çeşitli bakanların veya milletvekillerinin “yok efendim, öyle saçmalık olur mu, başbakanımız şunu demek istemedi, bunu demek istedi” çıkışlarıyla dolu. Aynı çıkışlar istisnasız hep “hayır efendim, şunu demek istedim” savunmalarıyla cevaplanmış. Yani “şahıs” kendisinin savunulmasına bile gerek görmüyor. O kadar büyük, o kadar güçlü ve o kadar haklı ki, isterse etrafındaki herkes yok olsun, yabancı dili olmadan, dergi ve gazete de dahil hiçbir şeyi okumadan, bilim veya eğitim konusunda, veya mezun olduğu “iddia edilen” iktisat konusunda hiçbir bilgisi olmadan (ki bunu kanıtlayan muhteşem bir WSJ yazısı var) tüm dünyayı yönetebilir, ki ilginç bir biçimde böyle bir algı da var dünyada. Bizimkiler ise “Erdoğan’a dokunmayın, bir sorun varsa ortaya çıkar” peşinde. Kendine tapan ve tapılmasını isteyen, ağzını açan herkesin hayatını mahveden (belki benimkini de mahveder bu yazıdan sonra) bir adama duyulan bu sevgiye karşı bir empati kurmak zorunda değilim, sonuçta hapse atılan, acı çeken, dayak yiyen, gözü çıkan falan hep biz oluyoruz. Onu sevenler olmuyorlar. Onu sevenler ilginç bir şekilde – nedense – hep krallar gibi yaşıyorlar, ya da ayda 800 küsür lirayla dört kişilik aile geçindirip kişi başına düşen milli gelir 10 bin doları aştı denince çılgıncasına alkışlıyorlar. O gelir kimin başına düşmüş, ne şartlarda düşmüş umurlarında değil. Çocuğuna kıyafet alamayan adam “ülkem çok güçlü” diye övünebiliyor, ki güçlü de değil lan… VELEV Kİ güçlü olsun, ben insan gibi yaşayamadığım sürece isterse ülkem dünyaya hükmetsin. Ben çocuğuma iki yüz elli gram et yediremedikten sonra isterse başbakanım dünyanın kralı olsun. Ne yapayım yani?

Şimdi kısaca kimlerle yola çıkılmış, zaman içinde kimlerle ara açılmış ona bakalım. Ertuğrul Günay mesela belli bir çizgisi olan bir adam. Neden hâlâ bu partide, neden istifa etmiyor, vs., bunlar tartışılır, ama kendini ait hissettiği düşünülebilecek çizgiden dışarı çıktığını görmedim.  Gezi olaylarında bir ara konuşturmadılar, ama o parti dışında konuşmaya devam etti. Başka bir ayrıntı da Hrant Dink davası nedeniyle “sıkıntılı” bir pozisyonda olan Güler’in İçişleri Bakanı yapılması. Aynı şekilde Celalettin Cerrah da vali yapıldı mesela. Özellikle İ. N. Şahin’den sonra “herhalde bu kadar kötüsü gelemezdi” demiştik zaten, ama her seferinde bizi şaşırtmaya devam eden bir organizasyon var ortada. Bence asıl komplo bu, ve aklımıza gelebilecek tüm komplolardan daha büyük, daha korkunç. İnsan yakanların avukatlarına sahip çıkmak da buna dahil. Memlekette ne kadar şaibeli, tartışmalı, o ya da bu şekilde kötü bir şeylere bulaşmış, veya bulaştığı düşünülmüş bir insan var, yukarılardan bir el, o insanı her seferinde daha yüksek bir konuma taşıyor. Sanki bize inat yaparcasına… Gezi’ye geri dönersek, başlangıçtaki “ben o kışlayı yaparım, isteseniz de istemeseniz de yaparım” meselesine benziyor bu. Her gün aslında hiçbir mantığı olmayan, azıcık düşünülürse “büyük ihtimalle” bazı kesimlere gıcıklık olsun diye yapılan bir sürü şey görüyoruz ve birileri bu şeylerden tatmin oluyorlar. Üçüncü köprüye Y. S. Selim isminin verilmesi gibi mesela. Merak etmeyin bitiriyorum, biliyorum yoruldunuz, ama memleket meselesi anlatmakla bitmiyor. Şu an uzunca yazdıklarım konuyu anlamak isteyen, hiçbir bilgisi olmayan çoook uzaklardaki bir insanın dişinin kovuğunu bile doldurmayacaktır. Ülkedeki vahameti varın siz düşünün.

AİHM önündeki davalara bakarsak insan hakları ihlallerinde sürekli ilk birkaç sırayı paylaşıyoruz. Son bir iki yılda sıramız biraz geriledi gibi, ama bu AİHM’in işkence konusuna yoğunlaşmasından kaynaklanıyor. İşkence ise “bilgi almak üzere” uygulanan fiziksel ya da psikolojik baskı şeklinde tanımlandığı için normalde aklımıza gelebilecek, belki her gün polislerimiz tarafından icra edilen şiddet içeren eylemler bu kapsamda görülmeyebiliyor. Geri kalan şeyler ise “insanlık dışı muamele” ya da “aşağılayıcı muamele” olarak adlandırılıyor. Bu konudaki karnemiz de oldukça kabarık. Sonuç olarak, bu işi toparlarsa yine hükümet toparlayacak, ancak daha önceki durumlarda da gördüğümüz gibi hükümetteki “bazı kişiler”in tavırları buna izin vermeyecek gibi. Ama ne yapalım yani? Onu yedirmeyiz, bunu yedirmeyiz, yok seçilmiş hükümet derken son 10-12 yıldır kimlerin canını yaktınız, hangi ailelerin yaşamlarını cehenneme çevirdiniz, onu da düşünelim. Tekrar edelim: istikrar var olan yönetimin her ne pahasına olursa olsun yerinde kalması değildir. O paha genelde çok pahalı geliyor zaten. Çalan cezasını çeksin, öldüren cezasını çeksin, kaçıran, uçuran cezasını çeksin. Bunlar çok basit istekler. Bunları bile gerçekleştiremeyen, kendi bekasından başka hiçbir şeyi düşünemeyen bir oluşum da varsın çöksün. Her boku CeHaPe zihniyetine bağladınız. Unutmayın ki 60 yıldır siz ve sizin gibiler iktidarda. Madem çok muhteşem, über bir iktidarsınız, artık her şeyi geçmişe yıkma hakkınız kalmıyor. Biz size bugünü soruyoruz, 1945’lerden örnek veriyorsunuz. Bu gün olanların ve ilginç(!) bir şekilde düzeltil(e)meyenlerin hesabını 1930’da yönetmiş adamı mezarından kaldırıp mı soracaklar. Tabii ki size soracaklar. Unutmayın ki buraya halkı bir koyun sürüsü gibi gütmek için değil, halka hizmet etmek için geldiniz. Saygıda kusur etmeyin. Çaldıysanız paşa paşa yatın. Yapamıyorsanız paşa paşa devredin.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *