Türk’ün İfade Özgürlüğüyle İmtihanı: “Dava Açarım Ulan!”

Olayı takip edemeyenler için birkaç ayrıntı verelim. Aylin Aslım geçen yıl Twitter’da “Abazan trollerin en neşeli saatleri bu saatler. Adamsınız, adamın dibisiniz. Sizin de işiniz zor be” şeklinde bir ifade kullanmıştı. Twiter’da troll olarak bilinen, veya kendini troll olarak adlandıran bir grup insan da “özür dile Aylin Aslım” temalı bir hashtag başlattılar. Çok zaman geçmeden bu etiketin altında bir sürü muhabbet dönmeye başladı. Şu an geldiğimiz noktada olayı başlatan, yani Aslım’a ilk tepkiyi veren kişilerden Cihat Akbel, Aylin Aslım’ı tehdit ettiği iddiası sonrası – hükmün açıklanmasının geri bırakılması kaydıyla – 5 ay hapis cezasına çarptırıldı. Peki bu ne demek? Birkaç tanım ve konu başlığıyla inceleyeceğiz.

1. Tehdit

Tehdit için suç oluşturan durumlarda olması gerekenlerin özeti şu:

Bir başkasına veya başkasının bir yakınına zarar vereceğini iddia etmek. Buradaki tehdidin bilinçli olması gerekiyor. Yani sevgi ifadesi, espri, dalga geçme amaçlı abartılı saçmalama mantık olarak bu kapsama girmiyor.

Cihat Akbel’in ve ondan yola çıkanların hemen hemen hiçbiri akla mantığa sığar somut bir tehdit öne sürmemişti. Şimdi bile Twitter’da küçük bir aramayla neler yazıldığına bakabilirsiniz. “Kılıçlarımızı kaptık geliyoruz” gibi, büyük harfle yazılmış, hiçbir gerçek tehdit unsuru içermeyen, yöneltildiği kişide tedirginlik veya ilerisi için potansiyel tehlike oluşturmayacak sözler sarf edildi. Bana kalırsa o sözlerin – fikren iyi niyetli olmak zorunda olmamak kaydıyla – eğlence için üretilmiş – çoğu bilinçli şekilde kötü yapılmış – espriler olduğunu anlamak için ortalama bir zeka seviyesi yeterliydi. Aylin Aslım muhtemelen o zamanlar ülkede trollük kavramının algılanışıyla ilgili eksiklikler olduğundan ve yazının ilk paragrafında bahsettiğimiz ifadeleri kullanmasına yol açan önceki sebeplerden dolayı panik yaptı ve durumu sağlıklı değerlendiremedi. Dolayısıyla kendini saldırı altında hissedip ağır tepki gösterdi.

2. Hedef Gösterme

Aylin Aslım’ın sert tepkisi sonrası trollüğün tanımı gereği o anki tek amacı ortalığı karıştırıp eğlenmek olan insanlar kendisinin üstüne üşüştüler. Size ilginç gelebilir ama buraya kadar her şey normal. Twitter’da düşene vururlar. İlginç bir doğal seleksiyon işliyor. Ortamın amacına uygun şekilde insanlarla etkileşemiyorsanız, ortamın amacına ters kaygılarınız varsa ve geleneği bilmiyorsanız ne zevk alırsınız, ne orada var olabilirsiniz. Trollük ve dilimize yerleştiği şekliyle “trollemek” özellikle ABD kaynaklı internet sitelerinde, özellikle forumlarda – geçen yıldan da çok önce – kanıksanmış bir şeydi. Trollük kavramıyla gelen “don’t feed the troll” kavramına dikkat çekmek gerekiyor burada. Bu bir online davranış biçimi olarak incelendiğinde tersini de incelememiz gerekiyor. Kısacası, durumu kanıksamış, haberi olan insanlar trolleri binlerce kilometre öteden fark edip ilgilenmemeyi tercih ediyorlar. Buralara sonra gireceğiz. Aylin Aslım, belki de o anki psikolojisi içinde ilgilenmeyi tercih etti ve tabiri caizse ortalığı ayağa kaldırdı. “Beslenen” troller ise ortalığı karıştırabilmiş olmanın gazıyla daha çok yazmaya başladılar. Daha da sonra Aylin Aslım ünlü olmanın getirdiği imkanları kullandı. Konuyu bilen, bilmeyen; algılayan, algılamayan kaç – çoğu kendi gibi ünlü – arkadaşı varsa on binlerce takipçilerini “trollerin”(!) üstlerine saldılar. Buradaki günah keçisi tabii ki Cihat Akbel oldu. Akbel’in o sırada Twitter’da 1000 tane bile takipçisi yoktu hatırladığım kadarıyla. Aylin Aslım’ın kaç tane takipçisi vardı, kaç tane kendisi gibi ünlü arkadaşı o gün Twitter başındaydı, onların kaç tane takipçileri vardı gibi hesapları kafanızdan yapabilirsiniz. Yani “sıradan vatandaş” Cihat Akbel ile “ünlü” Aylin Aslım’ın arasındaymış gibi gözüken bu olayı hatırlamayanlar, denk gelmeyenler için özetleyelim: iki taraf da birbirini hedef gösterdi. Ancak ikinci taraf birinci tarafın aksine – kendince de olsa – espri yapmıyordu ve çok daha kalabalıktı. Eğer bu salt hedef gösterme açısından incelenseydi “daha suçlu” olan Aylin Aslım’ın tarafı çıkacaktı. Hoşlanmadığı kişiyi bir butona tıklayarak anında bloklamak yerine, takipçilerine, arkadaşlarına ve arkadaşlarının takipçilerine yedirmeyi tercih etti. Belki hiç ilgilenmeseydi bir saatte unutulacaktı olay, ve yapılmış kötü bir espri kümesi olarak kalacaktı.

3. Sözlü Taciz & Cinsiyetçilik

Taciz tanım olarak kişinin kontrolü dışında başkası tarafından gerçekleştirilen tedirgin edici eylem demek. Sokakta gördüğümüz biriyle herhangi bir iletişimde bulunmak için önce bir girizgah yapmamız gerekiyor. Saati sorarken bile önce bir “afedersiniz”, “pardon” diye giriyoruz. Hiç değilse bir selam veriyoruz. Bunun dışında hiç tanımadığımız birine normalde tanıdığımız birine de söyleyebileceğimiz “normal” bir şeyi bile çat diye söylemiyoruz, çünkü bu günümüz şartlarında hayatın doğal akışına aykırı. Twitter’da ise olay bunun tam tersi. Tanımadığımız insanlarla hemen hemen hiçbir zaman selam bile vermeden etkileşime girmemiz teşvik ediliyor, hatta sitenin tüm amacı bu.

Örneklerle devam edersek, sokakta yürürken birinin size bağırması sözlü tacizdir. O bağırmaya maruz kalmak durumundasınız. Sizin kontrolünüzde olan bir şey yok, sonrasında ne gelişeceği ise meçhul. Genel veya özel bir tedirginlik oluşturabilecek bir eylem. O an, bağırıldığı sırada bu eyleme maruz kalmamak adına yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bununla birlikte Twitter’a üye olduysanız, hesabınız kilitli de değilse karşınızdaki herhangi bir kişiye size o “ilk mention”ı atma ve/veya sizi takip etme hakkı tanıyorsunuz, bunu kabullenerek oradasınız, Twitter’ın olayı bu. Rahatsız olduğunuz herhangi bir şey varsa kişiyi engelliyorsunuz, ve o kişiyle işiniz bitiyor. Aynı kişinin size bir daha ulaşması teoride mümkün değil. Sırf size ulaşmak için ek hesaplar açıyorsa ve devam eden bir durum varsa? Ona birazdan değineceğim, şimdilik geçiyorum. Yani bu olayda, Aylin Aslım’a karşı yapıldığı iddia edilen şekilde bir sözlü (yazılı? )tacizin gerçekleşmesi “teknik olarak” mümkün gözükmüyor. Olaya feminist bakış açısı arayanlara ise kötü bir haberim olacak: öyle bir bakış açısı yok maalesef. Olayın gelişiminde Aylin Aslım’ın cinsiyetine veya toplumdaki cinsiyet konumuna endeksli bir parametre yok. Hatta ben bu satırları yazarken arada Twitter’a göz attım; şu an “trolleme” eylemi son dava sonucunda Aylin Aslım’ın yanında olan erkek ünlülere sıçramış durumda. Adamlarla temiz dalga geçiliyor. Tamamen alıngan ünlüyü kısa süreli bunaltmaya yönelik hareketler.

Konuyla ilgili son olarak, ülkenin dört bir yanında tacize ve tecavüze uğrayan çoğu kadın birçok insan varken, böyle bir olayı taciz veya cinsiyetçilik diye nitelendirmek bence önce o insanlara hakarettir.

4. Troll

Troll günümüzde gençler arasında kullanılan şekliyle “piç” diye adlandırılabilecek bir şey. Genel tanım olarak ortalığı karıştırıp eğlenen kişi demek. Genel tanıma ve dünyadaki örneklerine bakarsak şunu da görüyoruz: troll gelir, ortaya bir şey atar, kısa süreli bir eğlence sağlar. Meselenin kendi içindeki terminolojisi nedeniyle troll diye bahsediyoruz, bahsedeceğiz de, ancak trolleme eylemini karşılamayan özellikler de görüyoruz. Troll gelir, “piç eder”, gider. Bunu organize yaparsa, ya da başkaları da birinci kişi veya kişilerden bağımsız olarak da olsa katılmayı tercih ederlerse “organize trollük” oluyor (orchestrated trolling). Biraz önceki cümlelerimden birindeki “gider” kelimesine yoğunlaşalım. Trollüğün konsept, amaç, süre, vb. açısından devamlılık göstermemesi gerekiyor. Örneğin bir Remi Gaillard kanguru kostümü giyip insanları trollüyor, ancak bir ay boyunca o kostümle dolaşmıyor, başka şeylere yöneliyor. Bu açıdan Cihat Akbel ve diğerlerinin durumu trollüğü aşmış durumda, zira yanlış hatırlamıyorsam bir gün kadar aşağı-yukarı kesintisiz devam eden bir olaydı. Bunu ise bu kişilerden çok Aylin Aslım ve arkadaşları, takipçileri pekiştirdi. Olayların gelişimi topluluk psikolojisi açısından da doğal gözüküyor, ancak olayın “devamlılık” içermesi olayı trollükten çıkartıyor.

5. Sanal Zorbalık (Cyber-bullying)

Tanım: bilişim teknolojilerinin yardımıyla kişilere sürekli, bilinçli, tekrarlanan şekilde ve düşmanca zarar vermek, ya da taciz etmek. Bir gün boyunca sürdürülen bir “eylem” trollüğün anilik ve rastgelelik içeren tanımı açısından gereğinden fazla uzun görülebilir, ancak sanal zorbalık için kısa. Örneğin Aylin Aslım o gece uyusaydı, bunların hiçbirinden haberi bile olmayacaktı. Sabah kendisine yazan dinleyicilerinin yazdıkları bunların çoğunu gölgeleyecekti. Olay net olarak geçiciydi. Ertesi günlere, haftalara, aylara sarkmadı. Daha sonra aynı şekilde bir eylem tekrarlanmadı. Düşmanca olduğunu da söyleyemeyiz, zira o güruh içinde Aylin Aslım’a somut bir zarar vermek isteyecek, isteyebilecek insanların varlığına şahit olmadık, olan varsa bilmiyorum. Cihat Akbel konusu ise çok açık ve net aslında, bahsettiğimiz sanal zorbalık koşullarından hiçbirini sağlamıyor, belki “bilinçlilik” hariç. Ama bilinçlilik çok genel bir kavram, dolayısıyla iplemiyor ve geçiyorum. En büyük sorunlarımızdan biri Fazıl Say davasında bir benzerini yaşadığımız günah keçisi olayı aslında. Cihat Akbel’in suç oluşturabilecek bir twitini göremedim, ama aynı etiket altına başkaları tarafından yazılmış tek tük hakaret, vb. içeren şeyler vardı. Bunlar Cihat Akbel tarafından kontrol edilmiyordu, ani gelişen olay takip eden kişileri içine katmıştı, dolayısıyla Akbel’in “azmettirici” olarak görülmesi de mantıksız oluyor. Bir de bildiğim kadarıyla azmettirici olarak değil, sanık olarak yargılandı. O eylem sırasında gerçekten suç olan söylemlerde bulunanların hiçbiri yargılanmazken… Bu bize Aylin Aslım’ın büyük ihtimalle “intikamcı” bir zihniyetle yola çıktığını gösteriyor. “Bakın siz bunu yapıyorsanız ben de bunu yaparım, size gününüzü gösteririm, herkes ayağını denk alacak” kafası sanki. Bu süreçte hiçbir somut zarar görmemiş Aylin Aslım’ın dava sonucuyla birlikte mağdur sayılıp yargıda karşılık alması bana adaletten çok “mesaj kaygısı” gibi gözüküyor. Mesaj vereyim görsünler diye insanların hayatlarına saldırılmaz.

6. İfade Özgürlüğü

Beni okuyanların bileceği gibi bu konuyla ciddi şekilde yıllardır ilgileniyorum. Hatta bu konuyla ilgili sıkıntılar yaşamışlığım da var. Şu an yüksek lisansımda almakta olduğum bir hukuk dersinde de konuyla ilgili güzel bir emsal ile karşılaştım: “Handyside v. the United Kingdom” diye arayabilirsiniz. Bu emsal önemli, çünkü Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çok genel tanımlanmış ve çok kısa oluşturulmuş bir metin. Yıllar içinde, bu metinlerde açıkça belirtilmeyen davalar çözümlenirken yargıçlar sözleşmenin temel amacı ve ilkelerinden yola çıkarak belli kararlar vermişler ve bu kararları emsal olarak kabul edip, sözleşmede bulunmayan ayrıntıları ona göre değerlendiriyorlar. Bu emsalin en önemli olayı karar metninde yer alan şu ifade (özet geçiyorum yine): “ifade özgürlüğü sadece güzel, hoş, kırıcı olmayan, kabul edilebilir söylem ve ifadeyi değil, bunun tam tersini de kapsar.” Zaten kapsamasaydı ifade özgürlüğü diye bir kavrama gerek bile kalmazdı. Herkes herkesin anlayabileceği objektif bir açıdan güzel, hoş, kabul edilebilir konuşursa ifade zaten engellenmez. Özellikle ülkemizde düşünülenin aksine, ifade özgürlüğü kavramının varlık nedeni tam da bu hoş olmayan, kırıcı, çirkin olarak algılanabilecek ifadeyi güvence altına almaktır. İşte bu yüzden – takip ettiniz mi bilmiyorum – son “hamileler sokağa çıkmasın” meselesindeki amcayla ilgili yorum yaparken “söylem çok çirkin, hatta iğrenç, ama ifade özgürlüğü” demiş, diyebilmiş bir insanım. Zira bahsi geçen “amca” toplum üzerinde herhangi bir yönden tahakkümü veya kayda değer etkisi olan bir amca değildi. Burayı da açayım. Özellikle nefret söylemiyle ilgili yapılan “somut zarar” (actual malice) yorumuna bakmamız gerekiyor. İfadenin (en azından Sözleşme ile ilgili düşünürsek) engellenebilmesi için ifadenin muhatabı kişiye somut zarar getirmesi, veya getirme ihtimali olması gerekiyor. Açık ve ciddi tehdit, zarar verici nitelikte iftira, vb. şeyler ifade özgürlüğü sınırlarına kesinlikle girmiyor. Bunlara ek olarak başka koşullar da var ama üstünden elli kere geçmeye gerek yok, bu yazı size yetmezse sözleşmeyi inceleyebilirsiniz. Bu benim yorumum değil, ilk imzalayanlar arasında yer alan ülkemizin de uymak durumunda olduğu uluslararası kanunun yorumu. Benim yorumum bunun da ötesine gidip hakaretin de suç olmaması gerektiğini savunurdu mesela, ki bunu da önceki yazılarımda uzun uzun açıkladım. Özet geçiyorum: birisi size hakaret ettiğinde kolunuz kopmuyor, dişlerini dökülmüyor, “rencide oluyorsunuz”. Bana kalırsa adalet insanların duygularına bırakılamayacak kadar değerli bir şey. Birisi hakaret etti veya genel manada ağır konuştu / dalga geçti diye dava açmakla, kız arkadaşından ayrılan adamın yine “rencide olup” dava açması veya sokakta kendisine küfredilen çocuğun annesine / babasına gidip ağlaması arasında pek bir fark yok.

Özellikle ünlü, dolayısıyla çevreli, dolayısıyla zengin olanlarımız suç duyurusunda bulunmaya resssmen bayılıyorlar. Komşunun tavuğu azıcık fazla ötse dava açacak insanlar var. Bazı insanlar ve oluşumlar her gün yüzlerce suç duyurusunda bulunuyorlar. O oluşumların hangi oluşumlar olduğunu eminim biliyorsunuzdur. Maşallah, inşallah, suç duyurusunda bulunsunlar bakalım. Bu hem adalet sistemini ciddi şekilde hırpalıyor, hem de sistem içinde ciddi adaletsizliklere yol açıyor. Düşünün, tanım olarak özellikle cinayet, tecavüz, vb. gibi son derece ciddi konularda adaleti sağlamakla görevli insanlar sabahtan akşama kadar hangi sanatçı başka bir sanatçıya “kaşar” demiş, hangi lise öğrencisi hangi belediye başkanına “şerefsiz” demiş, bunlarla uğraşıyorlar. Ülkenin dört bir yanında acı çeken, sıkıntı içinde, cidden zarar görmüş insanlar varken, adalet sistemimiz kim rencide olmuş, kim alınmış, kimin – kişisel algılanması gereken – değerleri incitilmiş onunla uğraşıyor. Bence buna ciddi bir düzenleme şart, ancak “başımızdakiler”den bu konuda ümitli değilim, çünkü onlarda da genel bir adli-saldırganlık var. Onlar da sabahtan akşama kadar ipe sapa gelmez konularla ilgili suç duyurularında bulunuyor, zaman zaman da çok sevdikleri “sürmekte olan davaya müdahale” olayına giriyorlar. Neyse, uzatmıyorum.

7. İçtihat

Cihat Akbel olayının hepimizi bağlayan tarafına geldik. İçtihat, hükmü belirtilmemiş, ya da belirtilmiş ama net belirtilmemiş durumlarda üst mahkemelerin verdiği kararlardan örnek almayı gerektiriyor. Daha önce verilmiş ve onaylanmış bir karar daha sonra benzer durumların yargılanmasında kullanılıyor. Dolayısıyla o kararın verildiği dava, sonra bu konuda çıkabilecek bir örneğe “emsal teşkil ediyor.” Bakalım aldığımız bu sonuç ilerleyen aylarda, yıllarda, nelere emsal teşkil edecek, ya da edecek mi…

Bitirelim?

Aylin Aslım’ın “kazandığı”, yurdum gazetelerinde “muhteşem bir zafer” olarak tarif edilen bu dava, zaten hiç de hoş bir durumda olmayan ifade özgürlüğü çıkmazımızın üstüne kara bir bulut gibi çöküverdi. Bu tabii ki kanunsal bir sonuç getirmeseydi bile (ki getirecek) problem olurdu, çünkü bir yılmışlık oluşuyor. Fazıl Say ve Sevan Nişanyan’ın başlarına gelen örneklere bu da eklendi. Özellikle son yıla dönüp bakarsanız internette adı, soyadı, özetle kimliği açık ve net bir şekilde, yani anonim olmadan din konusuna girebilen kişi sayısı cidden azaldı. İnsanlarda bir “ya benim de başıma gelirse” psikolojisi oluşuyor doğal olarak. İnsanların hayatları, çevreleri, aileleri de var. Bunu kesinlikle aşağı bir tutum olarak görmüyorum. Sırf saçma bir siteye kimseye zararı bile olmayacak, ama hoş karşılanmayan bir şey yazdı diye kimse mahkum olmasa bile adalet saraylarında, ifade vermek için karakollarda sürünmeyi hak etmiyor. Bu ülkedeki bu ortamda zaten normal olan korkmak. Korkmamayı anormal olarak görüyorum.

Şimdi Aylin Aslım sayesinde korkacak fazladan bir şeyimiz oldu. Kimse ünlülerle bir şey konuşmaya girişmeyecek. Sizin de bildiğiniz gibi ünlüler bizden çok daha değerli, önemli insanlar ve bizden çok daha kolay alınganlık gösterebiliyorlar. Çoğumuzdan başka bir farkları da genelde zengin olmaları. Çoğu istediği şekilde suç duyurusunda bulunup, kaliteli avukatlara, vs.lere para ayırabiliyorlar. Sen olsan yazar mısın bu karardan sonra? Bu karardan sonra en cesaretlisinin bile aklında küçük ve önemsiz de olsa bir “acaba?” olacak. Zaten pek hoş olmayan adalet sistemimize bir kara leke daha işte, teşekkürler Aylin Aslım. İfade özgürlüğü dediğin nedir ki zaten, yeter ki senin star egon hoş tutulsun.

Aylin Aslım’dan tüm bu yazdıklarımın üstüne bir ricam olacak. Biliyorum ünlü ve çok çok önemli değilim ama o kadar yazıp uğraştım, gıyabında ricada bulunma hakkım da olmalı. Lütfen Aylinciğim, lütfen, ama lütfen bu saatten sonra bize ne kadar özgürlükçü, ne kadar adalet sevdalısı olduğundan bahsetme. Sen herhangi bir yerde Gezi dediğinde, şunun hakları, bunun özgürlükleri, onun adaleti dediğinde aklıma tamamen gereksiz bir şekilde Cihat Akbel gelecek artık. Cihat’ın cezası onaylanırsa bir daha sana yazmaz, veya ceza ertelemesinin gerektirdiği şekilde bir süre aynı suçun(!) yanına bile yaklaşmaz, sıyırır yürür. Cihat’a hiçbir şey olmaz. Sen Cihat’a hiçbir şey yapmadın, tüm adalet sistemine bir darbe daha indirdin. Zaten ağzımızı açarken korkuyorduk, bize bir sebep daha verdin. Ülkede hiçbir şey tam özgür değil, böyle giderse uzun bir süre daha olmayacak, ama azıcık özgür tek bir platform kalmıştı, onu da sen bitirdin. Teşekkürler. Başımıza bunu takiben ne gelecek, yakında görürüz.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: