Türkiye Suriye Gerginliği: Bilmeniz Gereken Her Şey

Bu makale olay hakkındaki bazı yanlış anlamaları ve BBC gibi bazı peşin hükümlü medya organları tarafından yaratılan yanlış bilgileri ortadan kaldırmak için yazılmıştır. Yani Türkiye’de yaşıyorsanız ve son durumu dikkatlice takip ediyorsanız, tekrar bu konu üzerine okumak istemeyebilirsiniz; ama bazı yorumlarım sizin olayları daha iyi anlamanızı sağlayabilir. Eğer bölge ya da son durumlar hakkında hiçbir bilginiz yoksa bu makaleyi okumaya devam etmeniz konusunda ısrar ederim.

Beşar Esad Suriye halkını katlediyor. En basit ifadeyle ülke babasından ona bir oyuncak gibi “miras” kaldı. O “diktatör” sıfatını kazanabilmek için bütün kriterlere sahip. Özellikle Kuzey Afrika ülkelerinde başlayan “Arap Baharı” hareketlerinden sonra, belli reformlar yapacağına dair zaman kazanmak için söz verdi. O zamandan bu yana hiçbir kayda değer reform yapılmadı. Silahlı bir grup olan ve Müslüman Kardeşler ve diğer bazı Sünni Müslüman oluşumlar tarafından desteklenen – bu konuya tekrar değineceğiz –  Özgür Suriye Ordusu, Esad rejimine karşı başkaldırdı. Esad’ın ordusu ÖSO’yu ve birçok destekçiyi barındıran yerlere saldırırken, Özgür Suriye Ordusu Esad’ı güç kullanarak devirmek istiyor.

Bu alanda stabil bir durumdan söz edilemez ve Esad’ın ordusu kime saldırdığına önem veriyormuş gibi gözükmüyor, bu duruma silahsız siviller de dahil. Diğer tarafta ise birçok kaynak Özgür Suriye Ordusu’nun yerel halka Esad rejimine karşı çıkmaları konusunda baskı yaptığını ve bu yolla silahlı çatışmada yer almak istemeyen sivillerin hayatlarını tehdit ettiğini söylüyor. Bu bölgede yaşayan ya da bölgeden yakın zamanda kaçmış olan siviller bu iddiaları doğruluyor. Sizi temin ederim ki bu bilgiden başka, bölgeye ilişkin bir bilgi akışı gerçekleşmiyor. Ancak insanların öldüğünü biliyoruz, ve komşu ülke olarak Türkiye’nin olayla hiçbir bağlantısı yok demek kesinlikle yanlış olur. Eğer insanlar ölüyorsa, Suriye’nin içişlerine karışmak bir insancıl tepkidir. Olaylar bölgedeki barışı ve güvenliği de tehdit ediyor.

Ancak müdahalenin doğası da önem taşıyor. Türkiye’nin Özgür Suriye Ordusu’nu silahla desteklediği iddia ediliyor. Son olaylardan sonra, Suriye yönetimi açıkça şöyle belirtti: “Türkiye sınırı uzun bir sınır ve Türkiye terörist oluşumları onlara silah sağlayarak veya sınırdan geçmelerine izin vererek desteklememelidir. Suriye komşularının güvenliğine ve bütünlüğüne saygı duyuyor ve aynı şeyi onlardan Suriye adına bekliyor.” Türkiye, aylardır, hayatlarının tehlikede olduğunu iddia eden isyancılara geçici bir ev oldu. Bu da bir insani tepkidir, hem de hukuki/mantıklı bir tepki. Öbür tarafta, ellerinde silah bulunan Türk topraklarındaki insanları biliyoruz ve programlarda görüyoruz. Röportaj için gelip gidiyorlar. Teknik olarak, Suriye hükümeti tarafından terörist ilan edilmiş silahlı kişileri barındırıyor ve sınırdan Suriye’ye geçişlerine izin veriyoruz – bu da “tekrar” yanlıştır. Bütün ülkelerin insanlık için yardıma muhtaç insanlara yardım eli uzatması bir görevdir, ancak silahlı bir çatışma varsa, yapılması gereken silahlı gruplardan birinin tarafı olmak değil, ancak “silahlı” kelimesini ortadan kaldırmaya uğraşmaktır.

Türkiye yakın geçmişte Suriyeli muhalifler için “geçici” kamplar kurdu. Yukarıda bazı detaylarını verdim. Kamplar çok iyi koşullarda görünüyorlar, bu da doğru bir yaklaşım. Geçici-sığınma bekleyenlere barınacak bir yer sağlanıyor, temel ihtiyaçları karşılanıyor, ve yiyecek ve diğer ihtiyaçlarına yönelik satın alma için ön ödemeli bir kart veriliyor. Yerel halkın sıkıntıları bu detaylarda saklı. Van’ı çok etkileyen bir deprem yaşandığı zaman, hükümet halka çadır sağlayamadı ve dağıtamadı, ve şöyle bir açıklamadı bulundu: “Potansiyelimizi deniyoruz.” Özellikle yerel halk Suriyelilere yapılan yardıma yönelik çok tepki gösterdi, özellikle – onlara göre- hükümet kendi halkına yardım eli uzatmamışken. Yerel halk yanlış bir düşüncede, ancak hükümet de öyle. Yalnızca yardıma muhtaç olan kişilere yardım etmek esastır. Yanlış davranış Suriyelilere yardım etmek değil, Türk vatandaşlarına yardım etmemektir. Ancak hükümetin istediği zaman on binlerce kişiye yardım edebileceği görülmüş oldu ve kendi vatandaşlarını ilgilendiren bir durumda sadece potansiyelini deniyor olması, yardıma muhtaç insanlara yardım etmek ne kadar doğalsa da, halkın bunu çok olağan karşılamamasına sebebiyet verdi.

Yerel halkın geçici-mültecilerle yaşadıkları sorunlar yukarıda sayılanlarla sınırlı değil. Bölgeye yönelik birçok rapora göre, birçoğu güvenilir kaynaklar, Suriye mültecileri yerel polis kuvvetlerine saldırırken, hakaret ederken ve dükkânlara zarar verirken görülmüşler. Kamplarda askeri üniforma giydikleri ve silah taşıdıkları söyleniyor. Yerel restoran ve dükkân sahipleri Suriyelileri işletmelerine kabul etmediklerini; çünkü aldıkları mal ve hizmetlerin bedellerini ödemeyi reddettiklerini belirtiyorlar. Yerel halkın büyük bir kesimi Suriyeli mültecilerin kamplarda yeni bir ülke oluşturmuş gibi davrandıklarını ve kendilerini rahatsız ettiklerini belirtiyorlar. Türkiye muhaliflere zaten “yeterli” seviyede yardım ediyor gibi gözüküyor, ancak onlar her zaman yerel halka göre çok daha fazlasını istiyor. Hastanelere gidip destek planı içerisinde yer almayan hizmetleri talep ediyorlar ve bunları ücretsiz alamadıkları zaman hastane personelini ve doktorları rahatsız ediyorlar. Ayrıca Alevi doktorları istemiyorlar. Bölgede yaşayanların çoğunluğunu oluşturan Alevi vatandaşları rencide ediyorlar; çünkü Esad ailesi ve rejimi Nusayrileri temsil ediyor – yani Alevileri. Bu bağlamda, yerel halkı rahatsız eden bu büyük nüfus sebebiyle ve ayrımcı gerekçeler yüzünden, mülteciler yerel halkın tepkisini daha çok çekiyor. Silahlı ve askeri üniformalı mülteciler… Ayrıca kamplardaki Türk bayrağını aldıkları ve yerine kendi bayraklarını astıkları biliniyor. Bu muhafazakar Türk vatandaşları için çok ciddi bir sorun, ve bildiğim kadarıyla, bir ülkenin bağımsızlığına karşı güçlü bir saldırı olduğu için uluslararası hukukta bir suç teşkil ediyor.

Yaşanan bunca sorundan sonra, Suriyelilere yerel üniversitelerde eğitim görme imkânı sunuldu, bu alınan karar da aynı zamanda insancıl, hukuki ve mantıklı bir adım. Ancak yukarıda belirtilen uyuşmazlıklar çerçevesinde, ve medyada verilen yanlış bilgiler sonucu, mülteciler ve yerel halk arasındaki mesafe gittikçe artıyor. Ve, eğitim hakkında, şunu hatırlatalım ki söylenenlere göre Esad rejimini savundukları için ülkemizdeki üniversitelerde eğitim alan Suriyeli öğrenciler okullarından atılmışlar. Bir kısmı –öldürülmek üzere – Hizbullah’a teslim edilme amacı ile evlerinden alındıklarını, ama bir şekilde ülkelerine geri dönmeyi başardıklarını iddia ediyorlar. Bu noktada, Türk hükümetinin çoktan bu uyuşmazlıkta bir taraf tuttuğu ve askeri müdahalelerden bağımsız olarak sivillere karşı siyasi kararlar aldığı söylenebilir. “Mülteci” sözünün önünde “geçici” kelimesini kullandığımı fark etmiş olabilirsiniz. Yukarıda belirtilen kamplarda yaşayan kişilere sığınma hakkı henüz tanınmadı. Ülkeye girmek için “süresi uzatılabilir geçici vize” kullanıyorlar. Yani, Özgür Suriye Ordusu ülkeyi ele geçirirse bu kişiler ülkelerine “büyük ihtimalle” döneceklerdir. Bu aslında yerel halkla iyi anlaşmak için neden çabalamadıklarını açıklıyor. Şimdi, son haftalarda gerçekleşen olaylara gelirsek…

Akçakale, Şanlıurfa’nın bir küçük kasabası, Türkiye’nin Suriye sınırı yakınında yer alıyor. Esad’ın ordusu ile Özgür Suriye Ordusunun çatışması devam ettiği sürece olaylar sınırın bu tarafından da gözlemlenebiliyor. Son haftalarda, Suriye tarafından gelen birçok mermi ve şarapnel parçası duvarlarda, tarlalarda ve çok insanın yaşamadığı boş arazilerde bulundu.  Bu Türk vatandaşlarının güvenliğini tehdit ediyordu; ancak insanların nüfusça yoğunlaştığı bölgelerde görülmediği için çok tepki çekmedi. Geçen hafta, yine sınıra çok yakın bir yerde, bir köy – güya- bir kaza sebebi ile panik oldu. Bir top mermisi bir binaya düştü, neyse ki hiç kimseye bir zarar gelmemişti. Türkiye Suriye’yi vatandaşlarını tehdit eden hiçbir şeye tahammül edilmeyeceği konusunda uyardı. Suriye körü oynamayı seçti ve Esad’ın böyle bir saldırıyı yapabilecek hiçbir birliğinin o bölgede bulunmadığını belirtti. Mermi ve şarapnel parçaları Türkiye topraklarına düşmeye devam etti. Etkilenen bölgeler boşaltılmadı. Ve iki gün önce, Akçakale’ye top saldırısında bulunuldu, ve top mermisi aynı yerden geliyordu: Suriye. Bu olay 5 ölüme ve 13 yaralanmaya sebep oldu. Bir cevap olarak Türk birlikleri Suriye’de yer alan ve saldırının yapıldığı yerler olarak belirtilen 16 noktaya 50 kere atışta bulundu.

NATO, Birleşmiş Milletler ve birçok ülke bu saldırıyı kınadı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Suriye’ye yönelik sınır ötesi operasyonu düzenlemeyi önerdi. Konu tartışıldı ve dün oylandı. Parlamentoda yüksek bir çoğunlukla kabul edildi. Birçok insan Türkiye’yi bir savaşta görmek istemediği için karşı çıktı. Ben de hiçbir ülkeyi hiçbir savaşta görmek istemem, ancak bu noktada atılması gereken adım buydu. Tezkere hiçbir şekilde Suriye’ye yönelik bir savaş ilanı değil. Temelde şu söyleniyor:  “Eğer tekrar bir saldırıda bulunursan, ben de senin sınırını geçip aynı şekilde sana tepki gösteririm.” Bazı uzmanlarca Türkiye’nin son olaya yönelik tepkisi “hukuki bir savunma yolu” değil. Çünkü uluslararası hukuk ve antlaşmalara göre, bu ölçüdeki bir olay “silahlı saldırı” niteliğini teşkil etmiyor. Bunun yanı sıra uluslararası arenada NATO ve Birleşmiş Milletler gibi kuruluşlar ve bazı ülkeler bu tepkiyi hukuki bir savunma şekli olarak kabul ediyorlar; ancak NATO toplantıları elçiler seviyesinde yapıldığı için, Kuzey Atlantik Paktı’nın 5. maddesine göre bir müdahale gerekmiyor. Bilmeyenler için, 5. madde aşağıdaki gibidir:

“Taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırının hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirileceği ve eğer böyle bir saldırı olursa BM Yasası’nın 51. Maddesinde tanınan bireysel ya da toplu öz savunma hakkını kullanarak, Kuzey Atlantik bölgesinde güvenliği sağlamak ve korumak için bireysel olarak ve diğerler ile birlikte, silahlı kuvvet kullanımı da dâhil olmak üzere gerekli görülen eylemlerde bulunarak saldırıya uğrayan Taraf ya da Taraflara yardımcı olacakları konusunda anlaşmışlardır.”

Bu noktadan sonra “olay” bir “silahlı saldırı” olarak nitelendirildi, ancak önemi ve 5. maddenin uygulanıp uygulanmayacağı konusunda anlaşılamadı diyebiliriz. Aynı zamanda Suriye’nin Türkiye’ye ait bir askeri uçağı sınırı yakınında vurduğunu da hatırlamalıyız. Yani bu Suriye tarafından yapılan ilk taciz değildi. Özgür Suriye Ordusu temsilcileri uçağın Esad’ın birlikleri tarafından değil, Suriye’deki bir Rus üssünden vurulduğunu ileri sürüyorlar. Bu gerçekleri ve iddiaları yukarıdakilerle birleştirirsek, Suriye yönetiminin Türkiye ile bir savaşa girme konusunda büyük çaba sarf ettiğini söylemek mümkün ve bazı devlet görevlilerin söylemlerine göre güvendikleri ülke Rusya. Diğer bir tarafta ise Rusya Suriye’ye karşı düzenlenecek herhangi bir operasyona karşı çıkacağını belirtiyor; “siyasi” dilde bu “Sen bu yola girersen, ben de varım” demek gibi. Bunun yanı sıra, Türkiye de Suriye ile savaşa girmek için çok çaba sarf etmiş gibi görünüyor. Keşke, neredeyse herkesin istediği gibi, olaylar bu hale gelmeseydi. Ancak maalesef çoktan olan oldu ve geri alınabilecek bir durum ortada yok.

Sınır ötesi harekâta izin verecek olan tezkere bu sebeplerden dolayı önemliydi. Maalesef geldiğimiz noktalara bakılırsa, böyle bir önlem alınmasaydı Suriye’nin yeni saldırı sinyalleri göstermesi çok olasıydı ve Türkiye’nin elinde böyle bir duruma karşılık vermek için hukuki bir yolu olmayacaktı. Buna benzer bir durumda Türkiye yine “hukuki müdafaa” ya da “meşru müdafaa” başlığı altında bir tepki verecekti, ancak bu durum açıkça bir savaş isteyen Suriye’ye yönelik caydırıcı bir etki doğurmayacaktı. Bu tezkere ile birlikte Türkiye’nin olası bir saldırı halinde etkisiz “meşru müdafaa” kartı yerine hukuki bir tepki göstererek sınır ötesi operasyon düzenleme yoluna gideceğini gören Suriye zaten savaş istemiyorsa geri adıma atacaktır. Savaş istiyorsa savaş zaten çıkar. Son olarak Suriye “İnsanların ölümü için üzgünüz. Gerekli soruşturmaları ve incelemeleri yapacağız.” dedi ve iki ülkenin de birbirlerinin bağımsızlıklarına ve güvenliklerine saygı duymaları gerektiğine dair bir açıklamada bulundu. Bazı liderlerin ve medya organlarının yorumlarının aksine bu açıklama bir özür niteliğini taşımıyordu.

Bazı uluslararası medya organları kasıtlı olarak halkı yanlış bilgilendiriyormuş gibi görünüyor. Özellikle BBC, Türklerin Suriye’ye karşı gösteri düzenlediklerine dair haberler yapıyor. Bu konuda sizden aptal olmamanızı nazikçe rica ediyorum. Herhangi bir Türk ya da Google Translate bu protestoları veya gösterileri tercüme edebilir. Size kısaca ne olduğunu açıklayacağım.

Yerel protestolar yerel halkın Suriye’ye karşı nefretiyle veya saldırganlığıyla ilgili değildi. Devleti sınır yakınındaki köyleri boşaltmadıkları ve insanların hayatlarını tehlikeye attıkları için protesto etme amacıyla hükümet binasına doğru yürüdüler. Bir kısmı ülkeyi aslında kendileri ile bağlantılı olmayan bir savaşın için sürükledikleri için Özgür Suriye Ordusu’na karşı protestoda bulundu.

Diğer protestolar ise genellikle 4 Ekim’de düzenlendi ve bunlar da Suriye’ye karşı veya Suriye’ye yönelik bir nefret sonucu değildi. Bu gösterilerin teması temelde “Savaşa hayır!” niteliğindeydi. Sonuç olarak bu kişiler savaşa her ne koşulda olursa olsun karşı olanlardı.

Yakın geleceğe ilişkin bir yorumda bulunmam gerekirse, ki gerekli olduğunu düşünüyorum, iyimser olmaya çalışabilirim. Hâlâ Özgür Suriye Ordusu’nun veya Müslüman Kardeşler’in Esad rejiminin sivil destekçilerini, çatışmada taraf olmak istemeyenleri, homoseksüelleri ya da sonradan Hıristiyan olanları yaktıklarını, kafalarını kestiklerini veya bu kişilere işkence yaptıklarını gösteren çekimlere tanık oluyoruz.  Bu oluşumlar bu saldırgan ve şiddete başvuran insanların kendi gruplarına ait olduklarını reddetmiyorlar veya bu olayları kınamıyorlar. Arap Baharı olarak adlandırılan hareketi bir halk hareketi olarak görüyorum. Yani bu insanların talep ettiği bir şey ve bütün başarıyı emperyalist müdahaleye bağlamak doğru olmaz, ve o ülkelerde yaşayan insanlara karşı haksızlık yapılmış olur. Diktatörlüğü ortadan kaldırmak uzun sürede güzel bir etki yaratır, ancak diktatörleri Şeriat ile ortadan kaldırmak yanlış olur ve halk bu konuda şu an sergilediğinden daha yanlış bir tutum sergileyemez. Bir ülkeye Şeriat getirmek o ülkede bulunan ve Müslüman olmayan kişileri veya aynı mezhebe ait olmayan Müslümanları da Şerrî kurallara bağlı kılar. Kısacası Şeriat’ın en hümanist hali uygulanmış olsa bile, bu insanlar hiçbir şekilde inanmadıkları ve desteklemedikleri bir felsefe tarafından yönetilecekler ve bu düzenden memnun olan diğer insanlarla hiçbir koşulda eşit olamayacaklar.

Özgür Suriye Ordusu’nun böyle bir düzen getirme yolunda olduğu bir gerçek. Esad’ın rejiminin Sünni Müslümanlar için sorun yarattığı da bir gerçek, özellikle son zamanlarda. Ancak Özgür Suriye Ordusu’nun şu anki gidişatı bu grup ülkenin kontrolünü elinde bulundurduğu zaman Nusayri/Alevi vatandaşların benzer sorunlarla karşılaşacaklarına işaret ediyor. Hatta üzülerek söylemeliyim ki bir tehcir veya bir soykırım bile gelebilir. Çatışmaya taraf olan her kesimi rahatlatabilecek bir çözüm yolu görünmüyor. Türkiye, komşu ülke olarak silahlı bir çatışmada bir taraf tutmak ve bu tarafa ait kişilere sınır geçişi hakkı tanımak yerine bu çatışmaya daha insani, silahsız ve demokratik bir yaklaşım getirmeliydi.

Esad “daha büyük” bir kavga yaratmadan devrilmek ve ortadan kaybolmak istemiyor olabilir, bu da Türkiye ile neden silahlı bir çatışma içine girmek istediğini anlatıyor. Böyle bir çatışmaya yönelik müttefiklerinin kendisine sempati duymalarını bekliyor. Bu sebeple bu konuyu kullanarak “kalmayı” ve hiçbir yere gitmemeyi bile başarabilir.

Son olarak, Türkiye bunun yanı sıra pek çok ekonomik ve politik iç sorun yaşıyor. Yakın gelecekte bir savaş çıkacağını sanmıyorum ve çıkmamasını umuyorum. Türkiye’de yaşayan herhangi zeki ve aklıselim bir kişi güncel olaylardan bu çıkarımı yapabilir ve olası bir savaşın halkı mağdur edeceğini görebilir.

 

Yazan: Yusuf Salman

Türkiye’de yaşayan yabancılar ve uluslararası kamuoyu için yazılmış olan İngilizce’sinden çeviren: Özge Armutçu

 

Bu yazının Türkçe çevirisi 6 Eylül 2012 tarihinde KD Dergi’de, orijinali burada ve Anatolia Daily’de yayınlanmıştır.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: