Çok Şükür Bugün de Tutuklanmadık, İşkence Görmedik, Patlamadık

Peki yarın ne olacak? İşte bu başlıktaki şükrü her gün başımı yastığa koymadan önce eder oldum. Halinden tedirgin birçok kişi de eder olmuştur. Şükrü kime ettiğinizin önemi yok, ancak şükrü kime ettiğiniz bile sizin için bir problem yaratabilir, zira His Royal Highness Erdoğan sizi tinerci ilan edip savaş açabilir, ya da en basitinden halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiğiniz iddia edilir, ananızın, babanızın tanıyamayacağı duruma gelene kadar hapislerde çürüyebilirsiniz.

Asıl mesele kampüslerde alkol yasağı, ama bu “laikçi” çığlığı değil, çünkü asıl meseleden de öte, genel durum bambaşka. Buraya geleceğim. Doğuda bir yerlerde, bir film çekiliyor, oradan geçmekte olan bir vatandaş filmin bir oyuncusuyla diyaloğa girmeye çalışıyor. Diyaloğa girmeye çalışırken Arapça konuşuyor. Oyuncu ise selamına karşılık verip kendi ana dilinde, Kürtçe cevap veriyor, Arapça bilmediğini ifade ediyor. Yoldan geçen adam ne yapsa beğenirsiniz! Türkçe’ye dönüp “niye Türkçe konuşmuyorsun” diye tepki gösteriyor. Oyuncu da haklı olarak “iyi de sen Türkçe konuşsaydın Türkçe cevap verecektim, Arapça konuştun, ben de Arapça bilmediğim için en iyi bildiğim dilde cevap vermeye çalıştım” diyor. Sonuç mu? Film setini basan kolluk kuvvetleri. Yoldan geçen selam ve sevgi dolu vatandaş gidip “beni durdurup zorla Kürtçe konuşturmaya çalıştılar” diye şikayetçi oluyor. Oyuncu hakkında halkı vs. vs.ye teşvik etmekten suç duyurusunda bulunuluyor. İşte bu yüzden hiçbirimiz güvende değiliz. Yaptığımız herhangi bir hareket, alakalı veya alakasız herhangi bir sebepten dolayı başımıza bela olabilir. Çoğumuz korkuyoruz ve korkmakta haklıyız. Mesela ben bu yazıyı yazarken de acaba Başbakan beni kafasına takar mı, veya birisi kafasına göre şikayet eder mi diye düşünmek zorunda mıyım?

İnsanların insan gibi yaşadıkları, yaşayabildikleri hangi ülkede bu işler böyle işliyor. Korkuyoruz, ve evet, korkuyorum. Ama yazıyoruz, yazıyorum da işte. Mesele kendini sansürlemeyecek ciğere sahip olma meselesi de değil. Yazıyı yazıyorum ama, ayrıca bu korkuyu yaşamak da zorunda mıyım? Başbakan’ı tamamen demokratik hak kullanarak, kimseye zarar bile vermeden protesto etmenin bile suç sayıldığı ülkede, bu yazıdan sonra beni tutuklayıp yıllarca işkence etseler etmezler mi? Sorun burada. Bu bir cesaret meselesi değil, ciğer meselesi. Ben zaten yazdığım herhangi bir şey için yıllarca hapislerde çürümeyi, işkence görmeyi göze almış biri de değilim, çünkü normal ülkelerde böyle şeyler olmuyor, ben de başıma böyle bir şey gelmesin istiyorum doğal olarak. Ve yine doğal olarak, başıma böyle bir şey gelse normal karşılayacak, en azından şaşırmayacak birçok insan olduğu gerçeğini düşünüp korkuyorum. Korku hapisten, işkenceden değil, artık bazılarımız hiçbir kanunu çiğnemeden ve içimizden geldiği gibi yazmaya devam etsek bile, sözüm ona özgürce yazarken hep içimizde bir korku olma zorunluluğundan kaynaklanıyor. Bir gün çocuğum olursa böyle bir ülkede büyümesini istemiyorum. Kendine ve ailesine zerre saygı hisseden herkesin de böyle düşünmesi gerektiğine inanıyorum. Eğer bir şekilde bu ülkedeki bu korkunç ortamdan kaçamayacaksak bile, çocuğumu bir mülteci teknesine bindirmeyi, veya İzmir’den falan bir salın üstüne kundağıyla koyup “belki ulaşır” diye Yunan Adaları’na doğru ittirmeyi inanın ki çocuğumun bu ülkede yaşayacak olması ihtimalinden daha “hoş” olarak görüyorum.

Gelelim alkol meselesine. Ayrıntıları medyadan yeterince takip edebilmişsinizdir diye geçiyorum. Mesele “alkolümüze dokunma” meselesi değil, mesele “mümkünse hiçbir şeyimize dokunma artık, ellene ellene bir hal olduk, gözünü seveyim” meselesidir. Sorulması gereken soru şudur: bir ülkenin başbakanı nasıl oluyor da direkt olarak bir üniversiteyle alakası olmayan, ruhsatını almış, hazırlığını yapmış bir organizasyonu, bir üniversite yönetimine telefon ederek tamamen kendi kişisel zevkine göre iptal ettirebiliyor? Bu soruyu defalarca sorduk Eyüp faciasından sonra, bir işe yaramadı, ama sormaya devam ediyoruz. Bir ülkenin başbakanının kişisel görüşünü ifade ettiği bir durumdan sonra nasıl oluyor da o ülkedeki tüm “bağımsız olması gereken ama ilginç bir şekilde bağımsız olamayan” yükseköğretim kurumlarının politikaları daha üzerinden iki hafta geçmeden tamamen o başbakanın kişisel görüşüne göre şekillenebiliyor? En önemlisi ise, bu ülkede niye YÖK diye bir kurum var, bu ülkede niye bağımsız olması gereken kurumların yöneticileri hâlâ Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor?

Öncelikle şunu belirtelim bu özel konuyla ilgili, biz, erkekler olarak (kendi adıma konuşuyorum) doğum sancısı konusunda yorum yapamayız. Kafamızda canlandırmaya çalışsak, işin teknik kısımlarıyla ilgili sonsuz bilgi sahibi olsak bile nasıl bir duygu, his yarattığını bilmemize imkân yoktur. Bu yüzden alkol konusunda yorum yapacak olanların hayatında hiçbir şekilde alkol kullanmamış, kullanılması durumunda ortaya çıkan değişiklikleri bizzat gözlemlememiş insanlar olmalarını anlamlandıramıyorum. Şu yorumlara bakın inandığınız tanrı veya inanmıyorsanız herhangi bir şey aşkına: “ne yani, öğrenci alkolik mi olsun?” E Sayın Başbakan, biz olsun mu dedik? Kampüs dâhilinde alkol kullanımı zaten yasaktı, ancak lisans öğrencilerine, belirli organizasyonlar dışında yasaktı. Şimdi durum sadece öğretim görevlilerine, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine, ve dışarıdan gelenlere genellenmiş oldu. Düşünün, şarap eksperliği bölümü profesörüsünüz, nasıl denk gelmişseniz artık. Yurtdışından misafiriniz gelmiş, ciddi bir araştırmanın sonuçlarını tartışmışsınız, sonra misafirperverlik açısından örnek göstereceksiniz. Hassiktir! Kampüste içmek yasak! Hadi açıklayın bunu ecnebiye… Neden yasak? Öğrenciler alkolik olmasınlar diye, eheh. Bu mu yani? Yani zaten yasak vardı, ancak bu yasağın kapsamı bu kadar değilken okuldaki her öğrenci, haftanın her günü, her ders arasında iki tek mi atıyordu? Alkolizm tanımından gideceksek, öğrenciler artık derslere sarhoş gelmeye, gittikçe daha fazla içmeye mi başladılar topyekûn? Ağzına alkol değmiş herkesin bir anda iğrenç yaratıklara dönüştüğü kabulünden yola çıkan, ve referansı insanlık veya normatif hukuk değil, tamamen kendi inancı olan bu insanlara katlanmakta zorluk çekmeye başlamadık mı hâlâ? Alkol konusuyla birlikte gelen koca bir kültür var, bu kültürün kökenleri var, çıkarımları var. “Alkol kullanan herkes, ama herkes, ne kadar içmiş olursa olsun, hatta isterse bir yudum almış olsun, anında ve derhal iğrenç bir orospu çocuğuna dönüşür, kesinlikle dönüşür abi!” zihniyetiyle nereye kadar? Gelgelelim, belli seviyenin üstünde alkol almış olan kişinin kimseye zarar vermeden, kırk yılda bir de olsa kendi kendine sarhoş olma hakkı yok mu mesela? Kaldı ki derslere ve okulla ilgili aktivitelere alkollü olarak katılmak zaten ezelden beri yasaktı, hatta Avrupa’nın birçok yerinde de durum böyle. Yani zaten teknik olarak öğrencilerin ders aralarında, eğitimlerini etkileyecek şekilde alkol kullanmaları mümkün değildi. Okuldaki tüm kokteylleri, davetleri, resepsiyonları, partileri, şenlikleri alkolsüz yaparak ne yapılması planlanıyor anlamış değilim.

Destekleyenlerin argümanları da çıldırtacak seviyede:

“Orası bir eğitim kurumu, sarhoş olup etrafı rahatsız etme kurumu değil.”

Evet abiciğim, değil. Mesele zaten bizim öyle olduğunu iddia etmemiz değil. Ancak insani açıdan hayatın bir parçası olarak kabul edilmesi gereken alkollü içeceklerin bir yudumunun bile iğrenç şerefsizliklere yol açtığı, alkole ağzını değdiren herkesin bir anda etrafına zarar verdiği kabulü bizi rahatsız ediyor. Yoksa akşama kadar içelim, ders aralarında da içelim, o kadar içelim ki her eğitim faaliyetine sarhoş katılalım derdimiz yok, ki dediğim gibi zaten teknik olarak bu mümkün değil. Biz sadece eğitim faaliyetleri tamamlandıktan sonra, hiç kimseye zarar verilmeyecek şekilde, kendi kararlarını verebilen yetişkin bireylerce, bağımsız olması gereken üniversite kampüslerinde alkol tüketilmesine hiçbir şekilde mantık çevçevesinde karşı çıkılamayacağını söylüyoruz. Abartıp çevreye zarar veren kişiler çıkacak mıdır milyonlarca kişi arasından, tabii ki çıkacaktır, ancak bunun alkolle alakası yoktur. Münferit meselelerdir bunlar, ve gerekirse oldukça caydırıcı cezalar verilebilir problem çıkaranlara; ek olarak ise, aşağı yukarı yüz milyon katı sayıda problemi zaten çoğu okulda mü’min ülkücü kardeşlerimiz çıkartıyorlar, ki onların çıkarttıkları sorunlar çok daha ciddi sonuçlara yol açıyor. Kimseye zarar verilmemesi koşuluyla diyoruz, daha ne diyelim? Birisi kırmızı gömlek giyip adam öldürdü diye kırmızı gömlekli herkese potansiyel suçlu muamelesi mi yapacağız? Yapılan bu şey tamamen “testiyi önceden kırmak”tır.

“İlla ki zıkkımlanacaksanız çıkın dışarıda zıkkımlanın, iki adım yürüyün siz de, illa ki okulda mı zıkkımlanacaksınız?”

Bir kere konunun zıkkımlanmak olarak nitelendirilmesi çok acayip. Benim okulun bir köşesinde bir bardak bira içmemin bu insanlara ne zararı var anlamıyorum. Diyelim derslerim bitti, oturup soluklanalım dedik arkadaşlarla, birer soğuk bira da iyi gider dedik. Ne zararı var size abiciğim, lütfen bana bunu açıklayın? Hani bak “açık havada da sigara içilmesin” diyenlere karşı çıksam da dediklerini bir miktar anlayabiliyorum, çünkü dumandan rahatsız oluyorlar, sevmiyorlar, vs. Ama biranın alkolü uçup, dönüp dolaşıp bir bozuk para gibi senin cebine mi giriyor? Ya da şöyle açıklayalım, bazı arkadaşlarımızın anlayacakları dilden, benim –sana göre- günahım dönüp dolaşıp senin cebine mi giriyor? Ben bir bardak soğuk bira içtim diye senin kolun mu kopuyor, saçların mı beyazlıyor, ayağını arı mı sokuyor ben içince? Senin hayatın üzerinde hiçbir etkisi yok, lütfen bunu böyle düşün kardeşim. Zaten alkol kullanılan mekan bellidir, biz senin gittiğin mekanda bulunmak zorunda değiliz, sen bizim gittiğimiz mekanda bulunmak zorunda da değilsin, gelip bizimle oturmak zorunluluğun da yok. “Çık iki dakka dışarda iç” meselesine de gelelim. Koç Üniversite’sinde kokteyller, davetler ve partiler dışında yazın “Havuz Cafe” diye bir yer açılır. Burada isteyen yemeğini yer, isteyen havuza girer, isteyen havuz başında veya aşağıda yemeğini yer veya birasını yudumlar. Yani yudumlarDI.

Şimdi şuna bakın, buraya gelip alkol almak zorunda değilsiniz. Alkolsüz içecekler ve yeterli sayıda yemek çeşidi var. Alkol alan arkadaşınızla aynı masada oturmak zorunda da değilsiniz, zira her seferinde yeterince yer oluyor. Hani illa ki koku deniyorsa rakı gibi şeyler zaten yok, sadece bira ve şarap var. En son 50cl’lik bira 6 TL idi. Şimdi Sarıyer’e inelim. Arabanız yoksa, veya ha deyince her yere taksiyle gitmiyorsanız minibüse bindiniz, dön, dolaş derken yirmi dakikalık bir yolculuk gerektiriyor dağ başından merkeze ulaşım. İndiniz, beş-on dakika daha sahile doğru yürüdünüz, yarım saat etti. Yanınızdaki kadınlara kimin asılacağı belli olmayan, hijyenik koşullara uymadığı her halinden belli bir mekanda 50cl’lik birayı 6TL’ye de içebilirsiniz, nispeten daha nezih bir ortamda 7TL’ye de içebilirsiniz, en azından okuldaki mekanla karşılaştırıldığında eşdeğer bir ortamda 9TL’ye de içebilirsiniz. Yoldan toplamda 1 saatlik bir zaman kaybınız var, üstelik yanınızdaki arkadaşlarınız, veya yalnız gittinizse kendi benliğiniz dışında tanıdık bir insanla karşılaşıp daha güzel bir akşam geçirme ihtimaliniz büyük oranda azalmış. Alkolle başörtüsünün aynı kefeye konulmasına ben de kesinlikle karşıyım. Sonuçta bir tarafta başörtüsü takmazsa kendisi için hayatından, sevdiklerinden, ailesinden daha önemli olan inancını yerine getirmemiş olacağını düşünen insanlar var, diğer tarafta sefa pezevenkleri var, değil mi? Değil. Bu iki figür şu açıdan benziyorlar: ikisi de iki taraftaki insanın da yaşam biçimlerinin küçük veya büyük birer parçasını oluşturuyorlar. Bilimsel gerçeklere dayandırılamayacak, tamamen kişisel görüşlere endeksli inanç gibi bir konuyu evrenselleştiremeyeceğimize, dayatamayacağımıza göre, alkol ve başörtüsü toplumsal manada eşdeğer karşılaştırma ölçütleri olarak gayet de kabul edilebilir. İnanç içerisinde tabii ki kabul edilemez, bu konuya katılıyorum, ama genel manada kabul edilebilir, ve hatta GAYET DE kabul edilebilir. Sorun şu ki başörtüsü takan insanlara “poşet” veya “sıkmabaş” diyen arkadaşlarım da oldu, onlara da tepki gösterdim elimden geldiğince. Ancak alkollü içecek tüketmeye “zıkkımlanmak” demekle başörtüsü takan birine “poşet” demek arasında insani açıdan hiçbir fark göremiyorum. Ben temel çevremi oluşturan üniversite arkadaşlarımın yanında, kimseye zarar vermediğim sürece, tamamen kişisel sebeplerimle başörtüsü takmak varken, niye okuldan çıkıp, toplamda gidiş-dönüş 1 saat yol zahmetini çekip, dışarıda başörtüsü takayım? Başörtüsü yerine alkol koyup tekrardan okuyunuz.

“Sırf tepki göstermek için tepki göstermeyin, daha önemli konular var.”

Birkaç yıl önce Bilgi Üniversitesi’ndeki porno tezi meselesinde de aynı şeyler geldi. “Pornoyla özgürlük mü olurmuş” diye tepkiler aldık. Evet, pornoyla özgürlük olmuyor arkadaşlar. Ancak özgürlük pornosuz da olmuyor. Özgürlükten bahsederken bazı şeyleri aşağılayıp, bazı şeyleri reddedip tamamen kişisel sebeplerle geri kalanları kabul etmemiz, veya herhangi bir şeye daha az/çok önem biçmemiz mümkün değil. Özgürlük total bir şeydir, sınıflandırılamaz. Yani özgür olacaksak porno DA, porno BİLE olacak. Belki benim porno izleme özgürlüğüm, benim kişisel hayatım açısından senin benim karşıma koyduğun şeylerden bin kat daha önemlidir. Buna sen mi karar vereceksin, ben mi karar vereceğim, yoksa oturup herkesin kimseye zarar vermeden istediği özgürlüğü yaşaması gerektiğine mi karar vereceğiz? Şimdi porno yerine alkol koyup tekrar okuyunuz. Kimse kimseye zarar vermediği sürece, yetişkin olan herkes, kanunlarca normalde yasak olmayan herhangi bir şeyi yapamayacaksa, nerede kaldı böyle bir uygulamadaki iyi niyet?

Çok uzadı, bitirelim. Kanunlarca normalde yasak olmayan meselesi tamamen normatif hukuka endeksli, biraz da uluslararası hukuka, biraz da insaniyetimize. Bu konu çok uzun, onu gerekirse ayrıca tartışırız, zira uygulamada artık birçok faşist düzenden çok daha ileri düzeye geçmiş bulunuyoruz, ve normalde yasak olmaması gerektiğini düşündüğümüz birçok şey yavaş yavaş, adım adım yasak olmaya başladı. Zararsız herhangi bir konuya getirilen kısıtlamada tüm insanlık olarak rahatsız olmayacaksak neden insanız? Bağımsız olması gereken, ve geleceğimizi şekillendiren kurumlarımız neden bağımsız değiller ve çeşitli kurumlar tarafından sürekli baskı altındalar? Mesela YÖK Lisans Yönetmeliği’ne göre bir öğrencinin siyasi faaliyet yapması, ve hatta siyasi parti üyesi olması neden yasak? Öğrenci yetişkin bir insan değil mi, bu ülkenin siyasi arenasında taraf tutmaya ve bunu özgürce ifade etmeye hakkı yok mu? Tekrar soruyorum, YÖK diye bir kurum neden var yahu? O değil de, bu özgür(!) ilim irfan yuvalarında neden öğrenciden başka herkesin görüşü alınıyor, ve öğrencinin belki de tüm hayatını değiştirecek bir sürü karar öğrenciden başka herkes tarafından alınıyor?

Kısa bir süre yönetimine şahit olma şansına eriştiğim Koç Üniversitesi rektörü Sayın Umran İnan, okulla ilgili herhangi bir sorunda, konuda hep şunu söyler: üniversiteyi üniversite yapan öğrencilerdir. Ben de kendisine katılırım. Peki, öğrencinin hiçbir konuda söz sahibi olamadığı, siyasi faaliyete girmek gibi temel insanlık hakkını icra edemediği bu ülkede, üniversiteler ne olacak? İşte sorun burada başlıyor. Üniversitelere bir şey olmayacak. Olan öğrencilere olacak. Özgürlüğü olmayan insanın kendini ifade edebilme şansı elinden alınmıştır. Buna siyasi aktivite yapamamak da dâhildir, kanunlarca suç olmamasına rağmen de facto olarak, Başbakan’ı protesto etmenin ağır hapis cezasıyla karşılaşması da dâhildir, son beş-on yılda üniversite kampüslerine lisans öğrencileri için getirilen alkol yasağı da dâhildir, son birkaç yılda birçok üniversitelinin gerçekten eğlenmeye zaman bulabildikleri tek organizasyonlar olan bahar şenliklerine yine “de facto” olarak yapılan baskılarla dayatılan alkolsüzlük de dâhildir, son haftada gerçekleşen bu korkunç ve temeli şerri hukuka dayanan değişiklik de dahildir. Öğrencinin salt siyaset yapmasıyla özgürlük olmaz, ancak özgürlük olacaksa salt siyaset DE, salt siyaset BİLE olacaktır. Yerine üniversitelerin bağımsızlığı veya alkol konularını koyarak tekrar okuyunuz. Kullandığım “DE” ve “BİLE” ifadeleri kısıtlama ve dışlama belirtmekte ve kişisel görüşümü yansıtmamaktadır. Bazı arkadaşlarımızın daha iyi anlayabileceklerini düşünüp böyle bir dil tercih ettim.

Çok daha geniş kapsamlı, daha ciddi bir sorunun da “şerri hukuk” baz alınarak oluşturulduğu artık ayan beyan ortada olan ortamın son tahlilde Sayın Başbakan’ın kişisel görüşlerine göre oluşturulmasıdır. Bu son birkaç yılda gördüğümüz birçok kanunsal, düzensel, anlayışsal, felsefi değişiklikte açıkça görülebilir. Bir bakana bir şey söylediğinizde ne diyor, dikkat ettiniz mi? “Sayın Başbakanımız’a ileteceğim.” Hani bir başbakanın ülke içindeki teknik konumu açısından çok mantıklı gözüküyor, ancak “konuyla ilgileneceğiz, tartışacağız” yerine neden “Başbakanımız’a ileteceğim” deniyor biliyor musunuz, artık Sayın Erdoğan’ın ülke üzerindeki kayıtsız şartsız egemenliği kesinleşti de ondan. Artık Sayın bakanlarımız bunu bizden saklama gereği bile duymuyorlar. Zaten gazeteci tayfası artık Ak Parti yerine AKP yazdıkları için özür dileme gereği duyacak seviyeye indiler. Madem demokrasiden bahsediyoruz, ülkedeki her şey neden Başbakan’dan bekleniyor, Başbakan’a soruluyor, Başbakan neden tek otorite olarak kabul ediliyor? Bence hiçbir ülkede hiçbir insanın tek başına bu kadar gücü ve yetkisi olmamalı, bunu ben demiyorum, demokrasinin esasları diyor. Ancak halkın iradesini arkasına aldığını iddia eden AKP, halkı yok sayarak ülkedeki her şeyi, ama her şeyi “Sayın Başbakan”ın kişisel görüşüne ve keyfine göre düzenliyor, yargı da, YÖK gibi aslında olmaması gereken kurumlar da, emniyet güçleri de bu konudan rahatsız gözükmüyorlar. Son sorum: “yargıyla konuştuk” ifadesi nasıl bir ifadedir? Hani sivil ve bağımsız yargıydı, boşuna mı yaptık o referandumu?

Çok şükür bugün de tutuklanmadık, işkence görmedik, patlamadık…

Sevgi ve mutlulukla kalın, eğer bu ülkede böyle bir şey mümkünse…

Yusuf Salman

yusuf.salman@konseptdisi.com

Twitter

 

Bu yazı daha önce 09.09.2012 tarihinde KD Dergi‘de yayınlanmıştır. Linki buradadır: http://www.konseptdisi.com/cok-sukur-bugun-de-tutuklanmadik-iskence-gormedik-patlamadik/

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: