Murat Çetin: Pis Fakir Öğrencilere Kafam Girsin, Okumaya Hakları Bile Yok Amına Koduklarımın

Başbakan’ın parasız eğitim isteyen öğrencilerin terörist muamelesi gördüğü bu ülkede tekrardan parasız eğitimi değerlendirmeye başladığı, “birlik ve beraberliğe her zamanki gibi hiç ihtiyaç duymadığımız şu günlerde”, sağ olsun Ali Atıf Bir, bir yazıyı gözümüze soktu. Murat Çetin’in “Parasız Üniversite Adaletsizliği daha da Arttırır” başlıklı yarı mantıklı, yarı çok komik yazısını paylaşan Ali Atıf Bir ayrıca “imzamı atarım” demeyi de ihmal etmemiş.

Parasız eğitim uzun uzun tartışılması gereken bir konu, bu yüzden sadece Çetin’in yazısının bazı kısımlarını eleştireceğim bu yazıda. Beyefendi “Hayatta hiçbir şey bedava değildir” demiş, ve sonuna bunu söylerken aldığı zevki kat kat arttıran bir ünlem koymuş. Yani adam o kadar mutlu ki azizim! Eğitim olayının ekonomik yönlerini incelerken beşeri sermayeye azıcık atıf bile yapmamak, belki de ne olduğunu bilmemek cahillikten de öte terbiyesizliktir. Nelere ne paraların harcandığı devlet kasasından hak ettiği payı almaya çalışan öğrenciye üstü kapalı “sülük” demek de başka bir şeydir, ama dergimiz her ne kadar ülkedeki en özgür platformlardan biri olsa da, kanunlara aykırı işler yapmadığımız için o şeyin ne olduğunu söyleyemeyeceğim. Şahıs isterse buluşuruz, yüzüne söylerim.

“Ama bütün kış yanmayan kalorifer için de, tepesine yağmur yağan sınıf için de, boş geçen ders için de, devlet üniversitelerinin öğrencilerinden neredeyse parmağını oynatan görmedim.”

Vay anasını sayın seyirciler! Ortalama bir vakıf üniversitesinin onda biri olan yemek fiyatlarına 25 kuruş zam yapılınca ayağa kalkan devlet üniversitesi öğrencileri, Murat Bey üniversitelerini ziyaret ettiğinde derstelermiş galiba. Murat Çetin bu olayı şöyle açıklıyor: “içten içe biliyorlar ki, ne kadar verirsen, o kadar alırsın”. Bunu ülkedeki çarpık düzenin eleştirisi olarak yapsa gidip elini öperim, ancak bunu “zaten az bile veriyorsun, daha ne konuşacaksın” benzeri ifadelerle devam ettirdiği için susuyorum.

Şuraya da bakalım, sonra açarız:

“Özel üniversitede okuyan ve “kendi parasını kendisi için harcayan” öğrenci aldığı hizmetin hem “fiyat” hem de “kalite”sine dikkat ederken, “başkasının parasını (vergi mükellefi) başkası (öğrenci) için harcayan” devlet “hiçbir şeye” dikkat etmemektedir.

Öğrencilerse nasıl olsa para “kendi ceplerinden çıkmadığı” için ve gelecek de “belirsiz” olduğu için kalitesizliğe boş vermektedirler.

Bu şartlar altında, özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkenin, zaten çok sınırlı sayıdaki vergi mükelleflerinin kıt imkânlarını, yükseköğretim gibi çok maliyetli bir alana sınırsız ve ölçüsüz aktarması mümkün olamaz.”

  • Buradan çıkarabileceğimiz birkaç sonuç var:
  • Öğrenci, veya ailesi hiç vergi vermiyor.
  • Yükseköğretimin ülkenin “şimdi”si veya geleceği için hiçbir önemi yok.
  • Devlet üniversitesi öğrencileri kesinlikle kendi suçları olan fakirlikleri nedeniyle hem devlete yük oluyorlar, hem de utanmadan parasını çatır çatır ödeyen ve eğitimi kesinlikle bu fakir piçlerden daha fazla hak eden vakıf üniversitesi öğrencilerinin aldığı kalitede eğitim istiyorlar. Yok ya?

Hani bir insan hayatında hiç sıkıntı çekmemiş olabilir. Bir insan ekonomi bilmiyor olabilir. Bir insan empati yapamıyor olabilir. Bir insanın mantık algısı sıfır olabilir, hatta bu insan ciddi ciddi geri zekâlı da olabilir. Ama bir insan bu kadar da yavşak olmasın be kardeşim. “Her şeyin bir bedeli vardır” olgusu öyle değil bebişim. Her şeyin bir bedeli olması, ve hayatın gerçekten de insan doğasına uygun olarak mutlak eşitlik değil fırsat eşitliği üzerine yürüyen kapitalist sisteme daha yakın olması böyle bir şey değil. Her ne kadar bazı imkânlara sahip olmayan insanların bir kısmının kendi suçu olduğunu kabul edebilecek olsak da ekonomik mantıkla, bu kısım o kadar büyük bir kısım değil, çünkü toplumsal şartlar tek boyutlu değil. Murat Bey gibi değerlendirebilmemiz için şöyle bir ortam olması gerekiyor:

Elimizde öncesi ve sonrası olmayan tek bir nesil var. Bunların hepsi aynı noktadan başlamışlar, ve bazıları daha ileriye gitmiş, bazıları geri kalmış. İşte böyle de Murat’cığım, canımı ye. Böyle dediğin zaman fırsat eşitliği varmış, ve bahsi geçen temel bir ihtiyaç dahi olsa insanlar kendi yaşam biçimlerini tamamen kendileri belirledikleri için konu hakkında eşitsiz tutulabilirlermiş deriz.

Ancak ne yazık ki Murat Bey’in bahsettiği konu bu değil. Şu: herkes de Ferrari almak istiyor, ama herkes alamaz, ödediğin bedele göre değişir. Evet, değişir. Mesela ben de Ferrari almak isterim, ama elimde o kadar “karşılık” olmadığı için alamam. Yine de benim o Ferrari’yi alamamam anlaşılabilir ve mevcut şartlarda kısmen haklı olarak görülebilir. İki sebebi var: şu anki durumumla bu arabayı almak için çok yüksekten atmışımdır, yani talebimin mantığı ve karşılığı yoktur, ikincisi ise, o araba benim temel ihtiyacım değildir. Yani kimse “Ferrari alamadığı” için ölmez, yaşamsal bir sıkıntı çekmez, veya çevresindeki yaşam standardından fedakarlık etmek zorunda kalmaz. Bu yüzden çok normaldir benim Ferrari alamamam. Tabii ki istemem de çok normaldir, ama alamamam alabilmemden çok çok daha normaldir, bu yüzden ortada düzeltilmesi gereken bir konu yoktur.

Eğitim ise öyle değil, bir temel ihtiyaç. Hem yaşam şartlarını ileri götürmeyi toplumsal manada daha çok hak edecek donanımlı bir birey olmak için, hem de en basitinden iş başvurusu yaptığımızda bize “ne mezunusun” diye sordukları, ne yapmışız, ne etmişiz diye baktıkları için önemlidir. Eğitim almayan bir insan ya yaşayamaz, ya da çevresinin yaşam standartlarından çok ciddi fedakârlıklar edip yaşadığı sıkıntıları bir sonraki nesle aktarmakla lanetlenir. Holding patronu çocukları okumuyor, gül gibi yaşıyorlar diyen olursa ağzına patlatırım tabii ki. Sosyalizmle daha çok bağdaştırılan eğitimin parasız olması meselesi aslında tam tersi, kapitalizme daha yakındır. Çok basitleştirmek istediğim için kavram kargaşası, tanım bozukluğu olabilir, ama bu aptal yazıyı yorumlamak için böyle olması gerekiyor: sosyalizm size balık veriyor, kapitalizm ise olta veriyor. Balık tutmasını öğrenmek de, tutmak da, yemek de size kalmış. Dolayısıyla başka bir karşıt örnek olabilecek “sıfırdan tepelere çıkan okumamış vatandaş” da inanın sıfırdan tepeye çat diye çıkmıyor. Eğitim eksikliği olduğu için bunu şimdilik “sosyal-kaba-kuvvet” diyebileceğimiz bir eforla, veya başka şekilde kapatıyor, ve eğitimi alan kişiden çok daha fazla emek harcaması gerekiyor. Yani Murat’cığım, kapitalist fikirlerle genişlettiğin yazında anlamadığın bir şey var: eğitim oltadır. Olta olmadan da balık tutabilirsin, ancak ya yeterli sayıda balık tutabilmen için anan ağlayana, canın çıkana kadar uğraşman ve bunu her gün tekrarlaman gerekecektir, ya da gösterdiğin çaba ortalamanın biraz üstünde de olsa seni aç bırakacaktır. Herkesin eğitim almaya hakkı vardır, bu doğru, ancak eksik. Tamamı şu olacak: herkesin kaliteli bir eğitim almaya hakkı vardır. Yani “bu paraya bu kadar olur” demek yerine, devlet üniversitesi öğrencilerini eğitim sisteminin herkes için uygun ve kaliteli hale getirilmesi için uğraşmaya teşvik etmek daha mantıklı değil mi? Çünkü kimse sizin cebinizden çıkacak olan parayla Ferrari almaya çalışmıyor o üniversitelerde.

İstanbul’da bir devlet üniversitesinde kiradan cebine kalan 100 lira parayla geçinmeye çalışan ve “amann, değer mi buna” deyip çekip gitmeyen öğrenciye “sen de okumayıver” mi diyeceğiz, yoksa yaşadığı sıkıntının kesinlikle kendi sıkıntısı olmadığını kabullenip onun da eşit imkânlara olmasa bile eşit fırsatlara sahip olması için mi uğraşacağız. İnsanlığınızı, vicdanınızı bu devirde bu belirliyor, kusura bakmayın. Verdiğim örnek tuzu kurulara abartı gelebilir, ancak birkaç tane bu düzeyde veya neredeyse bu düzeyde olmak üzere olan insanı şahsen tanıyorum ve hâlâ uğraşıyorlar. İtiraz da ediyorlar, ama itiraz etmenin, haklı şekilde itiraz etmenin bile sizi hapse attıracağı bir ortamda itiraz etmeyenleri bile anlayabiliyorum. Zira yandaki kabinde sıçsa ölecekmiş gibi davranıp tuvalet kabinlerinden birinde tuvalet kâğıdı bitmiş diye kendisinin bir günlük eğlence parasına bir ay çalışan görevliyi azarlama hakkını kendinde gören öğrenci terörist muamelesi görmez. Hatta işi abartırsa o görevli işten bile atılır. Ama arkasında hiçbir ekonomik desteği olmayan, belki aylar boyunca okurken çalışabileceği bir iş arayıp bulamayan veya üniversite birinci sınıfta olmasına rağmen “en az üç yıl tecrübe istiyoruz” gibi saçma sapan bahanelerle geri çevrilen “ikinci sınıf” vatandaş eşit imkân değil, eşit hak istediğinde terörist muamelesi gayet de görebiliyor. Ona itiraz etme, buna itiraz etme… Taraf da başımıza bela oldu amına koyim. Çok geniş gazeteyiz, kafamıza göre konuşuruz kafası gerçekten güzel kafa, o kafadan ben de istiyorum ama, savunduğunu iddia ettiğin şeylerin tam tersini yapıp “buna da itiraz etmeyin” dersen ve bunu temelsiz, aptal ve hakarete varan şekillerde açıklarsa biz de sana “buna da saçma sapan yorumunu katma artık” demek zorunda kalıyoruz.

Gelelim sülük öğrenci meselesine. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinin birkaç bakanlığın bilmem kaç katı olduğunu, ülkede Sünni Müslüman ibadetinin desteklenmesi konusundaki sorunların diğer konulardaki sorunların yanlarına bile yaklaşamayacağını hepimiz onaylıyoruzdur sanırım. Bu benim yorumum değil, ekonomik veriler ve ülke şartları bunu gösteriyor. Bu ülkede insanlar donarak, aç kalarak, boğularak, ezilerek ölürlerken çılgınlar gibi inanca yatırım yapmak bile tek başına yeter aslında durumu açıklamak için. Sen madem sanki öğrencinin ailesi veya kendisi hiç vergi vermiyormuş gibi “benim vergimle onu okutuyorsunuz L” edebiyatı yapıyorsun, bana bunu açıkla. Sen benim verdiğim vergiyle finanse edilen imamın okuduğu hutbeyi dinliyorsun Cuma günü, buna hiç itiraz etmiyorsun. Oysa ben camiye gitmiyorum, namaz kılmıyorum, vaaz dinlemiyorum, diyaneti arayıp fetva istemiyorum. Yani kısaca bu imkânları hiç mi hiç kullanmıyorum, ama benim vergimin en önemli kısmı buraya gidiyor, bütçesi böyle. Hadi bana bunu açıkla diyeceğim ama sabredemeyeceğim, ben açıklayacağım.

Ülkedeki “bağlantılı” kesimin bile çoğunun kullanmadığı gereksiz derecede gelişmiş imkânları akla hayale sığmayacak oranda daha da geliştirmek için harcanan para yüzünden milyonlarca insan işsiz, aç, eğitimsiz. Zaten ortalık sırf sevap puanı kazanmak için cami yaptırıp ülkeye bir katkıda bulunduğunu sanan kodamanlarla dolu. Evimin dibinde iki bin kişilik cami var, cemaatini biliyorum, yirmi kişi, ve hâlâ o camiyi genişletiyor da genişletiyorlar. Yani dini temel bir ihtiyaç olarak kabul etsek bile, inanç için şimdiye kadar yapılmış yatırımların genişletilmesi gibi bırakın “temel ihtiyacı”, ucundan-köşesinden-ihtiyaç bile yok. Be amına koyayım, ben bu parayı niye veriyorum vergimin çok büyük bir kısmıyla? Veya mafyalaşmış, başıma bir şey gelmesin diye semt adı bile veremeyeceğim bu cami derneği, evimin aşağısında lise yapılması için tasarlanmış binayla ilgili yerel yönetime baskı yaparak, “kızlarla erkekler aynı ortamda okuyacaklar” diye (evet, bizzat kulaklarımla duydum, argümana(!) şahit oldum) projeyi iptal ettiriyor ve 100 metre çapındaki alanda o yere üçüncü bir Kuran kursu kuruluyor?

Gerçekten yatacak yeriniz yok lan, iğrenç, kokuşmuş, yavşak insanlarsınız. Milyonlarca insan aç, işsiz, eğitimsizken ve bu durumun kötüye gitmesine yol açacak her bok yeniyorken “paran yoksa sen de okuma kardeşim, her şeyin bir bedeli var” demek nasıl ağırınıza gitmiyor? O insanın parası neden yok, düşünüyor musun? Sen böyle dediğin için yok. Yükseköğretim alanını devletin sırtında bir yük olarak gördüğün, ama asıl devleti sömürenin Sünni Müslüman kesim oturduğu yerde zevkten çıldırsın diye gereken miktarın milyon katı yapılan harcamalar olduğunu görmediğin için. Aslında görmediğin için değil, ya başka hesapların olduğu için, ya da söylemeye götün yemediği için.

Birazcık insan olun.

Yusuf S.

 

Bu yazının aslı 23.07.2012 tarihinde KD Dergi‘de yayınlanmıştır. Aslının linki buradadır: http://www.konseptdisi.com/yusuf-salman/murat-%C3%A7etin-pis-fakir-%C3%B6%C4%9Frencilere-kafam-girsin-okumaya-haklar%C4%B1-bile-yok-am%C4%B1na

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *