Ahlakçı Belediye Anlayışı ve Küçük Bir Hikaye

Bazılarınıza tanıdık, bazılarınıza garip, bazılarınıza anormal/normal gelecek küçük bir hikayeyle başlayacağım. Sarıyer Merkez’de orta büyüklükte bir meydan vardır, denize bakar. Etraf yerleşim yeridir, sağda solda bolca kafe, restoran, denizi gördüğün yerde de bolca balıkçı teknesi vardır. Gece belli bir saatten sonra orası ölür, tüm mekanlar kapanır, isteyen yanına arkadaşlarını alıp sahilde oturur, başına da bir şey gelmez. Ancak belli bir saatten sonra orası ölür, yani bir eğlence merkezi, turistik bir mekan değil manasında söylüyorum. Ayrıca oradaki balıkçı tekneleri içeride uyuyan balıkçılarla, tayfayla doludur. Yani etrafta rahatsız olma ihtimali olan, ve sayıları en az Galatalılar kadar olan Sarıyerliler vardır diye söylüyorum.

Bir gün bir arkadaşla Sarıyer sahiline inip içelim dedik. Tekel bayisinden birkaçar biramızı aldık, teknelerin oraya oturduk. Bir yandan içtik, bir yandan muhabbet ettik. Birkaç saat sonra kalktık. Ancak kalkmadan önce, etrafta tuvalet yok, ne yapacağız diye konuşurken sağ olsun oradaki teknelerden birinden bir amca bize kulak misafiri olmuş, tuvaletini kullandırdı. Kalktıktan sonra da hala çişimiz vardı, ancak adam muhtemelen uyumuştu, habersiz de tekneye dalmayalım dedik. Ne yaptık, biliyor musunuz? O saatte açık olan tek yer vardı, karakol. Karakola gittik, tuvaletinizi kullanabilir miyiz dedik, sağ olsun polisler de buyurun dediler ve karakolun tuvaletini kullandık. Şimdi bunu Beyoğlu’nda yapmaya çalışın. Thousand years of torture in custody, değil mi? Dikkat ettiyseniz alkol var, yanımdaki kişi “arkadaş olduğu için” uluorta sevişme diye tabir edilebilecek bir şey yok, ancak kadın ve erkeğin birarada bulunduğu bir ortam var, konuşma da var. Bu anlattıklarımın hepsi “sözde Galata sakinlerinin” şikayetçi olduklarının iddia edildiği şeyler.

Gerçekten Sarıyer belediyesinin başında bir CHP’li var, Beyoğlu’nda ise AKP’li var meselesine hiç girmeyeceğim. Olayı sadece toplumsal ve insani yönden inceleyeceğim. Sabah gazete(!)si bir haber yapmış “Galata’daki Rezalet” diye. Halbuki haberde geçen tek rezalet haber metninin kendisi, başka bir şey değil. Çok alakalı olmayan, ancak ahlakçı belediye anlayışını yansıtan başka bir meseleye değineyim: Red Light Blues. Red Light Blues bir belgesel. Amsterdam yerel yönetiminin Red Light Districti kısıtlama, ileri zamanlarda ise tamamen ortadan kaldırma girişimleriyle ilgili olarak, birçok farklı kişiden (yerel yönetim de dahil) görüş alınarak oluşturulmuş bir belgesel. Yerel yönetimin iddiası şu: halk rahatsız oluyor, bazı kadınlar istekleri dışında çalıştırılıyorlar, kültürel imaja zarar veriyor, burada suç işlenme oranı yüksek. Yapılan araştırmaların sonuçları şunlar:

Halkın çok büyük bir kısmı Red Light District’in varlığını destekliyor, bunu Amsterdam kültürünün bir parçası olarak görüyorlar. Geri kalan kısmı da ahlaki veya kişisel sebeplerle desteklemese de, rahatsızlık duymuyor. Tek tük karşı çıkan var, onlar da gerçekten tek tük. Yani binlerce kişiyi içeren bir araştırmada beş altı kişi ya çıkar, ya çıkmaz. Bölge birçok ahlakçının beklediğinin aksine dünya ile karşılaştırıldığında çok az suç işlenen bir bölge. Üstelik fuhuşla ilgili istatistiğe dökülebilecek tek bir suç yok. Kültürel imaja zarar veriyor denilen yer 1800’lerden, hatta kısmen daha da öncesinden beri aynı iş için kullanılıyor. Hatta bölgede benim de daha önce şahit olduğum bir anaokulu vardı. Veliler yarı çıplak kadınların arasından geçerken hiçbir rahatsızlık duymadan çocuklarını getirip götürüyorlar buralara. Kilise desen, Red Light District belki de Amsterdam’ın en çok kilise ve şapel barındıran bölgesi. Hatta tüm bölge bu kiliseler etrafına kurulmuş. Yerel halk hem kültürel manada, hem de turistik manada Red Light District’in varlığından memnun, şikayetçi olmak gibi bir şey yok. Aksine, RLD’te bazı odaların kapatılıp yerine moda atölyeleri açılmasından şikayetçi tümü. Vergisini veren, kültürel ve turistik yaşama “kendi özgür iradesiyle” katkı sağlayan fahişeler gidince yerlerine kullandıkları elektrik bile belediyenin dönüşüm projesi nedeniyle sponsorlarla karşılanan, tek kuruş kira ödemeyen, arada iki üç Euro su parası falan veren modacılar gelmiş. Halk hem kültürel-turistik manada, hem ekonomik manada, hem insani manada modacıların orayı ele geçirmelerinden son derece rahatsız.

Tekrar başa dönelim. Halk rahatsız oluyor denen yerde bilimsel ve sosyal araştırma yapıyorsun, bir rahatsızlık yok, kim rahatsız belli değil. Kadınlar istekleri dışında çalıştırılıyorlar diyorsun, son bilmemkaç yılda hiç kimsenin böyle bir şikayeti, veya bu yüzden göz altına alınması gibi bir şey mevcut değil. Çalışan kadınlardan kiminle görüşüldüyse zaten “ben bunu kendi isteğimle yapıyorum, belediyenin benim ekmeğimle oynamasından rahatsızım, bir tane yetkili bile gelip bana işimle ilgili bir şey sormadı, ellerinde hiçbir bilgi ve belge olmadan götlerinden element uyduruyorlar” tarzı konuşuyor. Sonracığıma, kültürel yapıya zarar vermesi mümkün değil, zira Red Light District diye tabir edilen “mahalle” hem fuhuş, hem soft uyuşturucu, hem müzeler, hem kiliselerle bir bütün oluşturuyor, ve sosyal-insani manada da alan razı, veren razı, muhtemelen yüzyıllardır! Sonuç, muhtemelen kilise bazlı ahlakçılık yapan belediyenin var olmayan bir sorunu çözmeye çalışması. Ecnebilerin çok güzel bir sözü var: eğer bozuk değilse, neden tamir ediyorsun?

Söyleyim. Amsterdam’da ve Beyoğlu’nda yapılmaya çalışılan şey “ahlakçı belediyecilik”tir. Eskaza başa gelmiş ve şehir planlamasından, kültürel planlamadan, turistik planlamadan haberi olmayan, ve bu konularda “planlama” yapma zahmeti bile göstermek istemeyen yerel yönetimlerin belli ahlak anlayışlarının kanun diye dayatmasıdır ahlakçı belediyecilik. Bununla ilgili gerekirse kampanyalar düzenlenir, o bölgeye “daha yararlı olacağı” söylenen değişim planları çıkartılır, medyadan da destek alınır. Ancak sorun şudur: belli kişilerin ahlakına dayandırılmış bu değişim planlarının gerçek hayatta özgürlükçü karşılıkları yoktur. Tek amaç “orada şunlar çok var, ben bunları getiriyorum, çünkü şunları sevmiyorum, bunlar biraz daha ‘benden'” demektir.

Mesela Beyoğlu’ndaki masa kaldırma eylemi. Sebep: insanlar geçemiyor. Sonuç: 10-15 metre genişliğindeki sokaklardaki masaların bile kaldırılması. E, hani sebep insanların geçememeleriydi? O 10-15 metre genişliğindeki sokak masalarla doluyken bile rahatça geçebiliyordum ben. Hani vatandaşı düşünüyordunuz? Oradan her gün geçen milyonlarca insan vatandaş değil mi? Asıl mesele şu: insanlar alkol kullanıyorlar, bunun önüne bir şekilde geçilmesi gerek. İçeride sigara içilmiyor, alkol kullananların çoğu sigara da içen pis, iğrenç, ahlaksız insanlar. Hmm, acaba dışarıdaki masaları kaldırırsak… Abi! Abi! Aklıma çok güzel bir fikir geldi! Evet, tam olarak böyle gerçekleşmediyse bu badem bıyıklı devrim, en adi şerefsiz ilan edeceğim kendimi. Beyoğlu eskiden kültürel ve turistik bir yerdi. Artık zaten çokça varolan kültüren imkanlar sanki yokmuş da yaratılmaya çalışılıyormuş gibi yaparak turistik kısmı kısıldı. Sebep? Çünkü alkol İslam dinine göre haram. Başka hiçbir sebebi yok.

Gelelim Galata kulesinin etrafındaki meydana. Orası yeni mi doldu gençlerle? Hayır. Ama “nedense” son birkaç yıldır “rezalet” başlıklı haberler görüyoruz. Bu haberleri de ne hikmetse hep belli başlı gazetelerde görüyoruz. Mekanı bilen, ortamı görmüş biri olarak söylüyorum, yıllardır öyleydi o meydan, ama şimdi çıktı “rahatsız olan” çevre sakinleri. Kimmiş o çevre sakinleri? Her şeyi, herkesi fişliyoruz, onları da fişleyin de kimlermiş tanıyalım. İddia ediyorum, o rahatsız olan insanlar orada yaşayan insanların yüzde 1’ini, 2’sini geçmeyecektir. Bu “tek tük” insanın da hemen hemen hepsi aslında orada yaşamayan ahlakçı pisliklerdir. Maksat ahlakçı belediyelik alsın başını yürüsün, her yer belli bir kesimin istediği gibi düzenlensin, herkes belli bir kesimin istediği gibi yaşansın.

Sabah gazetesinin haberinde “Galata’da rezalet” başlığıyla verilmiş fotoğraflara bakıyorum. Tek rezalet, dediğim gibi, denilen gibi o haberin metni. Yoksa gençler yere oturmuşlar, biralarını, rakılarını almışlar, muhabbet ediyorlar. Kimseye bir zararları yok. Haber ise: içenler, sıçanlar, uluorta sevişenler… Hassiktir be Rıfat Abi!!! Hepimiz biliyoruz ki özellikle son yıllarda dinci ve/veya yandaş basının dilinden düşmeyen “uluorta sevişenler” aslında el ele tutuşmuş, veya masum bir şekilde birbirine sarılan gençler. Kardeşinize de sarılabilirsiniz, annenizin de elini tutabilirsiniz. Yani bu eylemler temelde seksüel algılanmak zorunda olmayan eylemler. Yine de bu yobazlar karşı cinsten biriyle yapılan bu eylemler “arkadaşlar arasında” olsa bile tahrik olup, bu iğrenç gazete müsveddelerinin sayfalarına iğrenç kelimeleriyle boşalıyorlar. Kaldı ki öpüşenler olsun, bırak abi, seni mi öpüyorlar? Birbirlerini öpüyorlar, ve sana zararları yok. Ki John Lennon tarafından söylenen veya söylendiği iddia edilen bir şey var: “Dünyadaki bir sürü kötülüğü, çirkinliği rahatça sergileyince problem olmuyor da, sevişmek için neden saklanmak zorunda kalıyoruz?”  Polisin toplumu terörize ettiği, geri zekalı orman kaçkınlarının eşini, çocuğunu dövdüğü görüntüler çok güzel, öpüşme görüntüsü çok ayıp, değil mi badem bıyıklı kardeşim? Değil. Yani sana göre öyle, ama “sana göre” öyle. Kendi görüşünü niye dayatıyorsun bize?

Özet geçeyim. Bu toplumda kanunlarla sınırlı olmayan, ancak kötü olarak algılanan çoğu şey, özellikle son zamanlarda şu sapkın düşünceden kaynaklanıyor: alkol = kötülük. Bu çok hastalıklı bir düşünce. Bunun sebebi de “bazılarının” inançlarına, görüşlerine göre alkol kullanmanın kötü olması. Yoksa en az alkol kullanan kadar, alkol kullanmayan da topluma, insanlara zarar veriyor. Ancak birisi çıkıp alkol kullanmadan eşini dövdüğünde “hay hayvan vay” derken, alkol kullanıp dövdüğünde “içip içip karısını dövüyor” diyoruz. Çünkü neden? Alkol kullanan herkes, ama herkes günahkar, iğrenç insanlar. Birazcık bu düşünceyi aşın be abi, birazcık beyninizi kullanın. Dinci beyni de, aynı ırkçı beyni gibi çok çok küçük, biliyorum. Ama var olanını kullanın bari, mallık etmeyin.

Ya da orada masumca oturup arkadaşlarıyla muhabbet eden, kimseye zarar vermeden mutlu olmaya çalışan gençler kadar mutlu olabileceğiniz şeyler yapın. Onların yaptıkları gibi yapmayın, kendi bildiğiniz, inandığınız gibi yapın. Size karşı, sizin onlara olduğunuz kadar saldırgan ve iğrenç olmadıklarını, hatta hiçbir şekilde size karışmadıklarını göreceksiniz. Çünkü onların kafalarında sizinkiler gibi kalıplar ve fesat düşünceler yok.

One thought on “Ahlakçı Belediye Anlayışı ve Küçük Bir Hikaye”

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: