“Kemalist Kişilik Bozukluğu” İfadesi

Öncelikle başlıkta bahsedilen şeyin “Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek” veya “saygı duymak” ile alakasının olmadığını belirtmeliyim. Sonra başıma bu kişilik bozukluğuna sahip insanlar veya ne dediğimi anlamayan birkaç safın “Atatürk’e karşı işlenen suçlar” başlığı altında doluşmalarını hiç mi hiç istemem. Yıllardır her dört-beş yazımda değindiğim “saygı, duygu ve mantık” çıkmazına tekrardan, üşenmeden, çekinmeden değinip, ülkemizde bu algının ne kadar yavşamış bir hale geldiğini gözler önüne serme amacındayım. Sonra korkunç bir örnek verip Levent Kırca seviyesinin biraz üstünde öğüt vereceğim naçizane.

Duyguyu illa ki mantığa bağlayacaksak, bunu bilimsel şekilde, psikoloji, daha geniş kapsamlı meselelerde ise sosyoloji bilimleri üzerinden yapmamız gerekiyor. Ancak bunu bizim gibi normal insanlar (neredeyse hiçbiri psikoloji veya sosyoloji eğitimim almamış insanlar) arasında tartışacaksak, hiçbirimizin bu konuyu kıvıracak kadar yeterliliği olmayacağı da aşikâr. Bu yüzden (halk vs. herhangi bir şey ayrımı yapmayı sevmeyen biri olsam da) toplumsal manada ve aynı zamanda toplum içerisinde çözülemeyecek bir meseledir duyguyu illa ki mantığa bağlamak. Umarım bu konuda anlaşmışızdır şimdiye kadar. Ama illa inceleyeceksek gidebildiğimiz kadar gidelim.

 

1 – Herhangi bir insan, kendi elinde olmayan şeylerle ilgili yargılanamaz, veya kendi elinde olmayan, elde etmek için efor sarf etmediği bir şeyle övünemez, mutlu olabilir, ancak bu mutluluk bu cümlede öne sürülen hipoteze göre mantıksızdır.

 

Mutluluk konusundan başlarsak, George Carlin’in de dediği gibi, örneğin, Türk olmamız boktan bir genetik kazadır. Yani bizim elimizde değildir. Türk olmak için bir şey yapmadık, bize elimizde olmadan verildi, ve biz kabul etmek zorunda kaldık. Yani teknik olarak Türk olmamızdan mutlu olmamız için hiçbir sebep gözükmüyor değil. Ancak bu sebep genelde zaten kısır döngü şeklinde ilerliyor. Bir şekilde mantıksızlık edip Türk olmayı gurur verici, mutlu edici bir şey olarak kabullendiğimiz için, içine düştüğümüz bu boktan genetik kazada savrulduğumuz yolu “şans eseri de olsa güzel bir yola düştük” olarak algıladığımız için, yine en başa dönüyoruz ve yüceldikçe yüceliyoruz kendi içimizde. Ancak bu mutlu olduğumuz şeyin bize gerçekte somut bir katkısı var mı, ya da bu övündüğümüz şey için övünmeyi hak edecek ne yaptık? Bunların incelenmesi gerek. Yargılanma meselesine gelince klasik örneği veririm: Atatürk’ü sevmeyen başörtülü kız.

 

İşte özellikle sosyal medyada “Kemalist kişilik bozukluğu” diye bahsedilenlerin önemli bir kısmı bu kıza karşı verilen tepkilerdir. Bu kız, Fatih Altaylı’nın o meşhur programında “Başıma bir şey gelmeyecekse Atatürk’ü sevmiyorum” demiştir ve hem başına somut bir şey gelmiştir (suç duyurusunda bulunuldu), hem de sevmemesi nedeniyle ciddi tepki almıştır. Sevmek bir duygusal meseledir, ve duyguyu mantıkla “azıcık da olsa” açıklayabilirsiniz, ancak mantıkla yargılayamazsınız. Mesela ben pırasa sevmiyorum. Bana da “nasıl sevmezsin pis köpek, pırasa sağlığa çok yararlıdır, eğer annenin sana küçükken yedirdiği pırasa olmasaydı vitamin alamayacaktın, şimdi bunları söyleyemeyecektin” diyecek misiniz? Sevmiyorum amına koyayım, ne yapayım? Sevmememin geçmişe yönelik çıkarımları, sebepleri olabilir veya gelecekte sevmeme yönelik çıkarımlar, sebepler var olabilir; ancak şu an, ben pırasayı sevmiyorum, ve bunun açıklanabilir olması bunu iyi veya kötü yapmaz, yapamaz, nasıl yapar lan? “NASIL SEVMEZSİN KÖPEK!!! O SANA ÇOK YARARLI!!!” Abiciğim, yararlı olabilir, ama sevmiyorum, duygusal durumum böyle. Başka bir örnek aşık olmak olabilir.

 

–          Abi ben X’e aşık oldum.

 

–          Nasıl olursun! Geri zekalı mısın? Sevmemen, aşık olmaman gerekiyor! Çabuk duygularını geri al!

 

Alabiliyor muyuz “şu an”da? Alamıyorsunuz değil mi sevgili aşıklar. Çünkü “şu an” aşıksınız, veya “şu an” tam tersi de örnek olabilir, şu an nefret ediyorsunuz, veya şu an rahatsız oluyorsunuz. Ama ne oluyorsanız, ne ediyorsanız “şu an” oluyorsunuz ve ediyorsunuz, ve bu konuda “şu an” yapabileceğiniz hiçbir şey yok. Bu yüzden elimizde olmayan bir şeyden dolayı bir şey yapmadığımız için yargılanmamız sizce de mantıksız değil mi? İşte belki de o “Atatürk’ü sevmeyen kız” gerçekten geri zekalıdır. Ancak, Atatürk’ü sevmediği için değil, neden bahsettiğini bilmeden, biliyormuşçasına bahsettiği için geri zekalıdır. Kızın referans noktası ve çıkarımları yanlıştır, verdiği bilgiler yanlıştır, veya kurduğu mantık yanlıştır. Duygular doğru veya yanlış olamaz, bu yüzden eleştirilemez, yargılanamazlar.

 

2 – Elli kere söyledim, yüz elli kere daha söylerim. Hiç kimse, hiçbir şeye saygı duymak zorunda değil. Bu özellikle görüş ve duygularda baş gösteriyor. Kimse kimsenin görüşlerine, duygularına, kutsallarına, inançlarına, düşüncelerine saygı duymak zorunda değil. Saygı duymak zorunda olunan şey o kişilerin bu görüşlere, duygulara, kutsallara, inançlara, düşüncelere sahip olma özgürlüğüdür.

 

Bu bakımdan kimse sizin inandığınız dine veya takip ettiğiniz lidere saygı duymak zorunda değildir. Ancak –bunu ahlaksal veya kanunsal açıdan değil, insanlığın ve toplum içinde yaşamanın gereği olarak söylüyorum- birileri başka birilerinin o dine inanma, o lideri takip etme özgürlüklerine saygılı olma durumundalardır. Aynı şekilde inanmama, takip etmeme özgürlüğüne de. İşte “Kemalist kişilik bozukluğu” diye bahsedilen şey, Kemalistlerin çoğunun bunu “herkes benim kutsalıma saygı duymak zorunda” şeklinde algılamaları, yukarıda belirttiğim maddenin mantığıyla birinci kez çelişmeleri, daha sonra da başkalarının saygı duymama özgürlüklerine müdahale ederek ikinci kez çelişmelerini sağlıyor.

 

3- Türkiye’de her şey gibi “resmi bayram kutlamaları” da insanlık dışı şekilde yapılıyordu, ve hâlâ insanlık dışı şekilde yapılmaları için ısrar ediliyor.

 

Bugün bir video izledim. Bu videonun çoğunda gördüklerim karşısında dehşete düştüğüm için inceleyemedim ama, sanırım Taksim meydanındaki anıta çiçek bırakılıp İstiklal Marşı okunacaktı. DSP bayrakları taşıyan bir grup Marş’tan önce saygı duruşu “yaptırılmasını” istiyordu. İstiklal Marşı okunmasının başlarında dahi o İstiklal Marşı’na saygı göstermesi beklenen gruptan “saygı duruşu istiyoruz” çığlıkları yükselmeye devam etti. Marş bittikten sonra olduğu yerde bağırmaya ve zıplamaya başlayan bir abla çok hızlı ve defalarca “saygı duruşu istiyoruz” demeye devam etti, oradaki yetkililere saldırdı. Sonra arkadaşları ve çevredekiler tarafından tutularak oradaki yetkilileri boğması veya yaralaması engellendi. Daha sonra grup kendi isteğiyle saygı duruşunda bulundu.

 

Burada çok ciddi birkaç problem, çok çok çok çok çok ciddi başka bir problem var. En ciddi tek problem şudur: toplum olarak hiçbir şeyi kendimiz yapmaya alışmamışız ve her şeyi devletin yönlendirmesiyle yapmak istiyor, bunu da kendimizi kandırarak “özgürlük” olarak tanımlıyoruz.

 

Oradaki çılgın ablanın tepki gösterdiği şey saygı duruşuna “engel olunması” değildi, zira sonraki saygı duruşuna görevliler de katıldılar. Orada tepki gösterilen şey bunun “devlet eliyle, devlet yönlendirmesiyle YAPTIRILMAMASI” idi. Olay genel olarak “özgür toplum” perspektifinden değerlendirildiğinde çok mantıksız ve aptalca. Özel olarak “Atatürkçülük” perspektifinde değerlendirildiğinde ise çok yanlış, çok bir oksimoron, çok bir acı verici değil mi sevgili Atatürkçü okurlarım? Şimdiye kadar yerleşmiş toplum anlayışımızın, kanunlarımızın, düzenlemelerimizin ve “kutlamalarımızın” bence toplum olarak bize verdiği en büyük zarar “birilerinin yönlendirmesi olmadan” hiçbir şeyi yapamamamızdır. Demezler mi insana, sen saygını ifade etmek için bir şey yapacakken başkasının seni yönlendirmesine ihtiyaç duyuyorsan, siktir git, yapma amına koyayım, ne işe yaradı bu? Derler.

 

İşte “faşist törenleri andıran resmi bayram kutlamaları” diye bahsedilen ve bu şekilde ifadesi çok tepki çeken de budur. Bu toplum bir şekilde iyi bir şey olması gereken şeyleri yaparken devlet veya başka kurum yönlendirmesine ihtiyaç duyuyor. Mesela “kutlama” gibi duyguya bağlı bir kelimeyi bile yanlış anlıyor. Kutlamanın mutluluk ve bireysellik içermesi gerekir. Bu bireysel kutlama toplumla birlikte yapıldığında kitleselliğe kavuşur. Devlet tarafından kalıplaştırarak, en baştan kitleselleştirerek değil. Bu yüzden sevdiğiniz, saygı duyduğunuz, veya beğendiğiniz bir şeyi “kutlamak” için devlet yönlendirmesine ihtiyaç duyuyorsanız, bırakın kutlamayın; çünkü görünen o ki, “kutlama” kelimesinin anlamını bile anlamamışsınız daha.

 

Milliyetçilikle aram hiç iyi değildir, milliyetçilerin benimle araları da genelde iyi olmaz maalesef. Ancak olayı milliyetçi bakış açısıyla açıklayalım. İki durum ortaya koyalım:

 

1)      Her hafta okullarda belirli saatlerde, belirli sıralara göre öğrenciler toplanıyorlar. Devlet tarafından atanan veya devletin onayıyla orada bulunan bir görevli (öğretmen, vb.) devletin tanımladığı şekilde tüm öğrencilere İstiklal Marşı OKUTUYOR. Yanlış okunduğunda, veya bir sorun çıktığında tekrarlanıyor en baştan, ve gerekirse sorumlular cezalandırılıyor.

 

2)      Öğrenciler milli duygularını veya devlete/topluma bağlılıklarını ifade etme gereği duyuyorlar. Bu öğrenciler içlerinden geldiği zaman, içlerinden geldiği şekilde, içlerinden gelen ses tonuyla ve makamla İstiklal Marşı’nı okuyorlar. Bunları gören diğer öğrenciler de içlerinden geldiği için onlara katılıyorlar.

 

Milliyetçi bakış açısıyla bile ikincisi daha sevimli değil mi? Milliyetçi bir insan böyle bir topluluğu görünce gururlanmaz mı, mutlu olmaz mı? Birincisinde devlet yönlendirmesi ve zorunluluk var. Devlet yönlendirmesi ve zorunluluktan ortaya çıkmış bir şey ne kadar samimi, içten, veya güzel olabilir? Bunu biraz düşünün.

 

İşte aynen bu örneklerdeki gibi öğrenciler kendilerine sorulmadan toplanıyordu yıllardır devlet törenleri için. Eğer bu törene katılmak istemeyen öğrenciler çıkarsa (ki çok çok azdır, çünkü psikolojik ve fiziksel baskı vardır) cezalandırılıyorlardı ya da en azından disiplin soruşturmasından geçiyorlardı. Bu öğrenciler “kutlamalarını” devletin istediği şekilde yapmak için belki kendilerine, devlete ve topluma daha yararlı olabilecekleri aktivitelerden kısıp aylarca bu “şov”lara hazırlanıyorlardı. Bunun yılın belli dönemlerinde dosta korku salma amaçlı füze gezdiren Kuzey Kore’den ne farkı var? Devlet eliyle gerdeğe giriyor musunuz? Niye devlet eliyle sevinmek, sevinDİRilmek istiyorsunuz bu kadar ısrarlı şekilde? Uçan Spagetti Canavarı aşkına, şu size mantıklı geliyor mu:

 

–          Devlet sevinmemizi emretti, sevinin!

 

–          Ohhhh, tanrım, ne kadar özgürüm! Özgürlükten defalarca boşalacak gibiyim!

 

Kemalist kişilik bozukluğu olarak ifade edilen şey “ayrıca” şudur: kavramları birbirlerine karıştırmak. Hem özgürüm, hem bağımsızım diyorsun, hem de özgür olduğunu iddia ettiğin şeyi yapmak için birilerinin seni “yönlendirmesi”ne ihtiyaç duyuyorsun. Bunun neresi özgürlük?

 

Son olarak, AKP’yi (artık adaleti kalmadığı için bazı arkadaşlar kısaca KP derler, katılırım) neredeyse hiçbir şey için takdir etmesem de, bunun için takdir ediyorum. Bu hem genel manada toplum, hem de Atatürk’e veya resmi bayramlara, bu bayramların önemine saygı duyan vatandaşlarımız için muhteşem bir şey. Hatırlıyor musunuz özellikle etrafta “fakir okullarının çocuklarıyla doldurulan statlar” olmadığı için pek bayram kutlamalarında göremediğimiz semtlerin insanlarının daha önce bu duruma bu kadar ilgi gösterdiklerini? Bu semtlerdeki insanları karşı çıktığı iddia edilen şey etrafında birleştirmiştir AKP, kendisine tepki olarak olsa da. Bakın, ne güzel kutlanıyor artık, değil mi? İnsanlar istedikleri için, içlerinden geldiği için kutluyorlar. Demek ki kutlamak, sevinmek için devlete ihtiyacımız yokmuş, kutlamalar devletin baskısı, zorunlu kılması olmadan çok daha kalabalık, çok daha hoş oluyormuş. İnsanlığın ve özgürlüğün gereğini yerine getirmeye davet ediyorum herkesi:

 

Eğer kutlayacağınız, sevineceğiniz bir şey varsa kutlayın, sevinin. Kutlamak, sevinmek –henüz- yasak değil ve bunun için birilerinin size nasıl kutlayacağınızı, sevineceğinizi göstermesine, eline mikrofonu alıp “bir, iki, üç, şimdi seviniyoruz” diye emir vermesine gerek yok.

 

Tüm inananların geçmiş 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramları’nı kutlarım.

 

Sevgiler…

 

Yusuf Salman

 

www.yusufsalman.com

 

www.twitter.com/yusufsalman

 

www.facebook.com/yusufsalmanpg

 

Bu yazı 20 Mayıs 2012’de KD Dergi‘de yayınlanmıştır, orijinal metnin linki budur.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

%d bloggers like this: